Bir Okuma Saati Daha Yaşandı
Bir Okuma Saati Daha Yaşandı

Ba-yı-lı-yo-rummmmm…

Neye mi?

Herşeye.

O günün sabahı karnımdaki kelebeklere…

Vakit yaklaştıkça kalbimin giderek yükselen sesine…

Aynadaki heyecanlı yüz ifademe…

Sihirli Sayfalar’a adım atarken adımlarımın hızlanmasına… (daha&helliip;)

Paylaşmayı Öğrenmek

Yapılan araştırmalar paylaşmanın aslında insanın doğasında olmadığını, sosyal anlamda “öğretilen” bir şey olduğunu belirtir. Öncelikle biz ebeveynler çocuklarımıza paylaşmanın “güzel” bir şey olduğunu öğretmeye çabalarız.

Hatta onları zorladığımız anlar da olur. Onlar içinse eşyaları son derece kıymetlidir. “Senin oyuncağın benim oyuncağım. Benim oyuncağım yine benim oyuncağım” felsefesini benimsemiş çocuklara aksini anlatabilmek zor ve zaman isteyen bir çalışma sevgili dostlar.

Bu sadece çocuklar için böyle değil tabii. Bazen büyükler de paylaşmaktan çok haz etmiyorlar. Buna en güzel örnek – eğer seyrediyorsanız – Friends dizisinin bir bölümündeydi.


Gruptaki en çocuk kalmış karakteri canlandıran Joey’nin vazgeçemediği iki şeyden biri kızlar, ikincisiyse yemektir. Meşhur kız tavlama anlarından birinde, potansiyel kız arkadaş hayatının hatasını yaparak, Joey’nin kendisi için sipariş ettiği yemeğin tadına bakmak ister. Birkaç manevradan sonra başarılı olamayıp yemeğini kaptıran Joey, iyice sinirlenerek, “JOEY YEMEĞİNİ PAYLAŞMAZ!” diye bağırır ve tabii bu da ilişkinin sonu demek olur 🙂

Bizim ailede kıyafetler elden ele dolaşırdı. Anneannem anneme, annemden bizlere; büyük teyzem adaş kuzenim Defne’ye, ondan ablama ve en nihayetinde bana ulaşırdı elde ne varsa. Biz böyle elden ele dolaştırmaya çok alışık olduğumuz için hâlâ kullanmadığımız kıyafetlerimizi verecek uygun kişiler ararız. Kimisi almak istemez kullanılmış kıyafeti ya, (gerçi şimdi ikinci el mağazaları bile var) işte biz onlardan değiliz. Alışığız elden ele dolaştırmaya.

Bu da bir paylaşım yöntemi aslında ve çocuklarımıza öğretilmesi gereken bir davranış şekli. Şimdi ailemizin en küçüğü Maya’nın kuzeni Ceylin olduğu için, Maya her küçülen eşyasını Ceylin’e ayırıyor gururla. Çünkü bu Maya’nın büyüdüğünün bir göstergesi ve ailede artık en küçük o değil diye pek bir mutlu 🙂

Çok uzattım ama aslında gelmek istediğim nokta biraz bilgi aktarmak, herkesin işine yarar düşüncesiyle.

Artık kullanmadığım ve ailede de kimsenin ilgi göstermediği (İş tersine döndü, şimdi ben anneme ya da ablama verebiliyorum kullanmadıklarımı, hatta bazılarını babam bile kullanıyor!!! Nasıl olur demeyin oluyor, kocaman hırkalar falan tam ona göre) kıyafetleri toparlayıp Acil İhtiyaç Projesi Vakfı‘na gönderiyorum normalde. Onlar kıyafetleri ülkenin çeşitli illerinde ihtiyaçlı olanlara ulaştırıyorlar. Tabii sadece kıyafet değil, her türlü malzeme için gerekli ulaşımı gerçekleştiriyorlar. www.aipvakfi.org

Ancak bir grup eşyam var ki, inancım, bu vakıf aracılığıyla ulaştırılan kişilerin pek de işine yaramayacağı yönünde. Neler mi? Mesela tayyörler, eşimin takım elbiseleri, şık elbiseler, vs. Yani zamanında iş hayatımızda kullanmış olduğumuz, ancak senelerdir dolap bekleyen, öte yandan gayet iyi durumda olan kıyafetler. Hani insanın pek de kıyamadığı, kimselere vermeye elinin gitmediği eşyalardan bahsediyorum. Öte yandan eşyalar belli ki kullanılmıyor ve kullanılmayacak. Boşu boşuna dolapları doldurmaya devam edecek. Acaba nereye yollasam, kime versem diye düşünürken imdadıma İpekciğim yetişti. Onun sayesinde Marmara Üniversitesi‘nin dükkânından haberdar oldum.


Marmara Üniversitesi’nde yaklaşık 51,000 adet öğrenci varmış. Bu öğrencilerin büyük çoğunluğunun maddi imkânı çok iyi değilmiş. Bu nedenle destek amaçlı bir mağaza açmışlar okulun içerisinde. Bu mağazada ev eşyasından, kıyafete kadar her türlü bağışlanmış ürün satışta. Satışta derken fiyatlar 1.5 ile 5 TL arasında! Yani amaç alınan malın karşılığında bir ödeme yapılmış olması ki ben bunu çok mantıklı buldum.

Burada yine öğrenciler çalışıyor, maaş alıyorlar. Örneğin dersleri öğledensonra olan bir öğrenci sabah 09:00-12:00 arasında mağazada çalışıyor, ardından derslerine giriyor, hem de para kazanmış oluyor.

Eve çıkanlar için ev eşyası lazım oluyor, iş görüşmelerine gidecekler için takım elbise ya da güzel bir etek gerekebiliyor.

Gelen mallar elden geçiriliyor. Özellikle kıyafetlerde bazen kişiler ellerinde kullanılmayan ne varsa yolluyormuş. Bunlardan bazıları pek iyi durumda olmuyormuş. Onları ayıklıyorlar ve Darülaceze’ye yolluyorlar. Yani her türlü değerlenmiş oluyor eşyalar.

Kimler eşya yolluyor/getiriyor diye merak ettim. Gönüllü derneklerden, üniversite personelinden, öğretim görevlilerinden ve bizim gibi dışarıdan kişilerden eşya geliyormuş.

Sevgili eşimle topladık kullanmadığımız cicilerimizi, Marmara Üniversitesi’ne haber verdik (Tel: 0216-3383869 Dahili 148) Resmi araçla geldiler, kapımızdan aldılar. Avrupa yakasındakiler için haftada bir gün (Çarşamba) alım yapılabiliyor ancak Asya tarafı için çok daha hızlılar.

Hem eşyalarımızın başkalarının işine yaramasından, hem doğru bir adrese yollamış olmaktan ötürü mutlu olduk. Üstüne üstlük dolaplarımız hafifledi, gereksiz eşyalardan kurtulmuş olduk.

Siz de hafiflemeye ne dersiniz? Bahar da geldi zaten…

İmkansız(!) Periler

Geçen hafta peş peşe mailler gelmeye başladı, önce sevgili Begüm’den, ardından başka yakınlarımdan – “İmkansız(!) Periler…” kitabının satışı ile ilgili olarak.

Belki sizlere de gelmiştir, hatta kitap şu an evinizde okunmuş bitmiştir bile.

Bilmeyenler için baştan başlayayım:

Hepimizin saygıyla andığı, bu ülkede yetişmiş tartışmasız en kıymetli, en üretken insanlardan birisi olan Prof.Dr.Türkan Saylan hakkında, ölümünü takiben bir gazetenin yazdığı, insanın tüylerini ürperten, midesini bulandıran bir yazıya karşı bir protesto ve Sayın Saylan’ın bebeği Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘ne yardım amaçlı bir kampanya ile ilgiliydi gelen mail.

Bana düşen kitabı hemen almaktı. Öyle de yaptım. Kitap sadece D&R;’larda satılıyor. (Kitap dağıtımı için sponsor olduklarından olsa gerek.)

Bana düşen ikinci görev de sizlere 0 km.bızdıklar sayesinde bu duyuruyu yapmaktı. Onu da şimdi yapıyorum.

Benim burada üzerinde durmak istediğim, Sayın Saylan’a yapılan saygısızlıktan da öte, ne kadar kıymetli bir çalışma yapıldığından sizleri haberdar etmek aslında.

“İmkansız(!) Periler…” METRO Group liderliğinde okutulan 1,000 kız çocuğunun hikayesini anlatan bir kitap. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Sayın Türkan Saylan’ın yönlendirmesiyle ilk etapta 100 çocuğa destek vermeye başlayan METRO Group, kademeli olarak bu sayıyı 1,000’e çıkartmış.

Bu kitap ise, METRO çalışanlarının bu çocukları ziyaret etmesiyle oluşmuş. İşte o çocukların tek tek hikayesi, resimleri ve yaşadıkları derlenmiş toparlanmış, bizlere sunulmuş. Ben okudukça hem üzüldüm – çocukların bu kadar zor şartlarda yaşamalarına, hem de sevindim – ileri görüşlü, açık fikirli, onları destekleyen aileleri olduğu için.

Kitabın geliri ÇYDD’ne bağışlanacak. Eğer tükenmediyse hemen almanızı tavsiye ederim.

Kitabın arka kapağı da bence çok etkileyiciydi. Sizlerle paylaşmak istiyorum bir fikir vermesi açısından:

Hayat her pencereden farklı gösteriyor kendini bize…
Yeşil, kırmızı, tozpembe ve canlı renkler “imkânı” olanın her zaman yanında.

Peki, ya “imkânı” olmayanlar?

Onlar siyah ve beyaz arasında mahkûm bir hayat sürüyorlar…

Yokluklarla ve yoksullukla bezenmiş bir hayatın içinde imkânsız başarılar kazanan Perilerin hikâyesine şahit olacaksınız…

Aslında “imkânsız” denilen duygunun kendi içimizde yarattığımız bir perdeleme olduğunu anlayacaksınız…

Doğanın dengesine inat, zorluklarla mücadele eden ve her birinin ayrı masalsı hikâyesi olan İmkânsız(!) Periler… unuttuğunuz değerleri size tekrar hatırlatacak…

İşte yaşamın gerçek Perileri ve imkânsızı başarmanın hikâyesi…

Olgun Bızdıklar

Günlerden Perşembe. Defne sabah uyandığında içi kıpır kıpırdır. Acaba neden diye yarı uykulu hatırlamaya çalışır. Tabii ya, bugün 11 Mart Perşembe. Yataktan fırlar, üstelik bir dediğini iki etmediği Haluk Saçaklı‘nın verdiği “güne merhaba” egzersizlerini bile yapmadan (olacak şey değil!)

Aslında hâlâ üzerinde bir önceki gecenin sersemliği vardır. Nedeni ise yanında yatan kişi de gizlidir…

İsmi mi?

Maya! (Ne sanmıştınız acaba??!!)

Mayacık korkunç bir rüya görmüş ve direkt kendini annesi ve babasının yanına atmıştı. Üç kişinin sıkıştığı bir yatakta nasıl uyunabilirse işte o kadarlık bir uyku. Üstelik yatağa gelince Maya öyle hemen uyumaya niyetli değil. Her türlü komikliği yapıyor tam tersine. Burnunu annesinin burnuna sürtmekten, bacaklarını yatay bir şekilde yine annesinin üzerine atmaya, kıkırdamaktan, gümbür gümbür sesiyle çeşitli yorumlar yapamaya kadar pek bir aktif sabaha karşı saatlerde. İşin enteresan tarafı annesi de dayanamıyor onun bu hallerine, o da başlıyor kıkırdamaya, kızıcığını yumuşturmaya. Sıcacık fırından çıkmış ekmek gibi Mayacık. Tam yemelik.

Neyse böyle hareketli bir gecenin ardından, yine de o heyecan sayesinde hemen yataktan kalkabildi, 40’ına merdiven dayamış “genç” anne 🙂

Maya okula, anne işlerine. Bunlardan biri Sihirli Sayfalar‘a uğrayıp, okunacak kitapları bir defa daha gözden geçirmek, son detayları konuşmak. (Eskiden organizasyoncuydum ya, dayanamam, işim gücüm detaydır benim.)

İşte heyecanın nedenini anladınız değil mi?

DÜN KİTAP OKUMA SAATİMİZİN İLKİ GERÇEKLEŞTİ!

(Biraz romanımsı bir açılış yapayım dedim ama artık normal anlatımımıza dönebiliriz sevgili dostlar)

Çocukları bilmem ama bende bir heyecan bir heyecan. Arkadaşlar benimle dalga geçiyorlar. Ama ben bu işi çok ciddiye alıyorum, bir de ön ayak olmuşum, müthiş bir sorumluluk hissiyle bayılmak üzereyim.

Kaç kişi gelecek acaba? 20 kişi falan olursa zor olabilir, dikkat dağılabilir. Birbirlerini iterler çekerler falan… Ayyyy.
Ya az olursa? 1-2 kişi falan… O da çok az olur ama olsun başlangıç için iyidir.

Sonunda Maya’yı okuldan alıyorum. Sevgili arkadaşı Yasemin ile el ele, hep birlikte Sihirli Sayfalar’a geliyoruz. Daha kapıya ulaşma aşamasındayken Mert’in çığlığını duyuyorum içeriden “MAYAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!”
Maya’da bir çığlık atıp koşar adımlarla basamakları iniyor. Gören de aylardır birbirini görmemiş iki arkadaş buluştu sanacak. Az önce okul bahçesindelerdi. Ama okul dışında bir mekanda buluşmuş olmanın getirdiği heyecan var sanki.

O an endişelerim, kafamdaki vıdı vıdılar bitiyor ve sonraki anların tadını çıkartmaya başlıyorum.

Pıtı pıtı gelmeye başlıyorlar, anneleri ile bızdıklar. Nasıl şekerler, nasıl heyecanlılar. Çoğu birbirini tanıdığı için sohbet ediyor, kitapları karıştırıyorlar. Tabii ki annelerinden kitap ya da beğendikleri başka şeyleri almalarını istiyorlar. Yani anneler dün bayağı hafiflediler yaptıkları alışverişle yanılmıyorsam :))


Saat tam 16:30’da başladık, 10 tane minik dinleyici ile. Kendimize ait bir köşeye geçtik, etrafımız kitap dolu rengârenk. Önce Elmer ve Kelebek. Ardından Prenses Lilliperi. Bu kitabı okurken kafama Maya’nın prenses tacını taktım, çocuklara enteresanlık olsun diye.


Takar takmaz kızım kocaman sesiyle: “NERDEN BULDUN O TACI?” dedi hesap sorarcasına. Cevabı biliyor zaten… Bende en minik sesim ve sempatik halimle “Mayacım senin tacın ya bu” dedim ki iş uzamasın…

Bebek Koala Anaokulunda ve Kütüphanedeki Aslan diğer kitaplarımızdı. Kütüphanedeki Aslan’da çocuklardan yardım istedim, ben öyle aslan gibi kuvvetli kükreyemiyorum. Bana nasıl yardım ettiler anlatamam. Hepsi aynı anda aslan olup, tam da gerekli yerde bir kükrediler ki, dışarıdan geçenler bile duymuştur 🙂

Şunu belirtmeden geçemeyeceğim: bızdıkların hepsi inanılmaz olgundu. Belki çoğu böyle bir aktiviteye ilk defa katılıyordu. Fakat kitap okunurken sessizlik olması gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Kimse kimseyle itişmedi. Birbirlerini hiç rahatsız etmeden dinlediler, arada yorum yaptılar, arada istekte bulundular – bir dahaki okuma gününe ne okumam gerektiği konusunda öneriler getirdiler. Büyüklere örneklerdi, gerçekten.


Okurken onların değişen yüz ifadelerine bayılıyorum. Korkunç birşey okuyorsam, gözler faltaşı gibi açılıyor; üzülen Prenses Lilliperi’yi dinlerken ise neredeyse ağlayacaklar. Lilliperi güzel elbisesine kavuştuğunda ise hepsinin yüzü gülüyor.
Daha saatlerce okuyabilirim ama yarım saat onlara bol bol yetti.

Okumayı takiben Sihirli Sayfalar’ın sahibi Ayşe, onlara Elmer’lı bir boyama aktivitesi hazırlamıştı. Masaya geçildi ve hep birlikte boyamalarını yaptılar.

Ardından herkes evlere dağıldı. Biz küçük bir grup yandaki Kırıntı‘ya geçip, erken bir akşam yemeği yedik keyifle. Kırıntı gerçekten servis olarak çok başarılı. Ve çocukları da çok mutlu eden bir mekan (tabii dolayısıyla bizleri.)

Şimdi hedef bir de haftasonu, muhtemelen Pazar öğlen, okuma başlatmak. Bu konuda Ayşe’nin güzel bir fikri var: Pazar okumalarını babalar yapsın, anneler de biraz nefes alsın diyor. Gönüllü baba aranıyorrrrrrrrrrrrrrrr… Hadi bakalım 🙂

Haftaya Perşembe saat 16:30’da biz yine Sihirli Sayfalar’dayız. Bekleriz efendim 🙂

Bir Okuldan Ne Beklersiniz?
Bir Okuldan Ne Beklersiniz?

Mart ayı geldi! Bu ne demek? Neden önemli?

Hayır, hayır kedilerden dolayı değil…

Havadan dolayı da değil…

Tek kelime yazacağım anlayacaksınız: OKUL

Evet, Mart ayı okulların tanıtım ayı. İşte yine geldi. (daha&helliip;)

Okuma Saati Başlıyor!

Kitap okumaya ba-yı-lı-rımmmmm… Gerçekten. Özellikle okul dönemlerimde yaz tatillerinden önce annemle evdeki kütüphanemizin başına geçer, o yaz okunacak kitapları seçerdik. Annem genelde dengeli bir karışım yaratmaya çalışırdı. İngiliz klasikleri seçildiyse, biraz da daha hafif okunacaklar aralara serpiştirilir, böylelikle sıkılmam engellenirdi.

Ve tüm yaz boyunca o kitaplar biterdi. Bazıları daha yavaş ilerler, bazıları neredeyse bir günde sonlanırdı.

Kitap kokusu çok özeldir benim için. Sayfalarını şöyle bir karıştırır, o kağıt kokusunu içime çekerim.

Hayat koşuşturması arttıkça okuma sürelerim kısalmaya başladı ama yine de hiçbir zaman bitmedi. Hâlâ başucumda yığınla kitap var, tek tek okunuyorlar.

Aynı alışkanlığı Mayacığıma da kazandırmak istiyorum. Minikliğinden beri kitap okuyorum ona. Artık pek çoğunu ezberlediği için, bazen o da hayali kardeşi Gofret’e kitap okuyor, bazen de ayılarına…

Kitapçılarımız da eskiye göre çok gelişti. Çoğunun çocuk bölümlerinde keyifli köşeler oldu. Oturup çocuğunuzla kitapları almadan karıştırma imkânı buluyorsunuz.

Ama hâlâ eksikliğini hissettiğim okuma saatine hiçbirinde denk gelmedim. Ben de iş başa düştü deyip, soluğu Sihirli Sayfalar‘da aldım. Sihirli Sayfalar nerede mi? Bebek’te. Bebek Parkı’nın tam karşısında cadde üzerinde, gizli kalmış bir yer. İçerisi harika. Sadece çocuklar ve gençler için kitap satılıyor. Çok keyifli bir mekân. Yazın Bebek Parkı’nda bızdıkları oynattıktan sonra, soluğu Sihirli Sayfalar’da alıyorduk arkadaşlarla.

İşte şimdi orada okuma saati başlatıyoruz. 3-6 yaş bızdıklar için her Perşembe saat 16:30’da başlayacak. Bızdıklar 20 dakika, maksimum yarım saat dayanıyor diye kısa tutacağız. Ardından isteyen orada daha da kalıp, kitapları keşfeder. İsteyen Bebek’te vakit geçirir, isteyen civarda birşeyler atıştırıp evine döner.

Haftaya ilki başlıyor. Bir heyecan kitapları seçtik. Okumayı ben yapıcam ama eş dost da söz verdi, onlar da destek olacak. Hep birlikte miniklere okuma sevgisini aşılamaya, doğumgünlerinde oyuncak değil de kitap almayı öğretmeye ne dersiniz?

Bence keyifli olacak, gelebilecek herkesi bekliyoruz !

Tam adres :
Cevdetpaşa Cad. 31/A, Bebek
Midpoint’ten sonra Kırıntı’yı görüyorsunuz. Biraz daha Arnavutköy’e doğru yürüdüğünüzde işte size Sihirli Sayfalar. Karşınızda Bebek Parkı kaydırakları.

Renkli Çakıl Taşları

Geçenlerde çok sevdiğim, genç bir yakınım akşamın ilerleyen saatlerinde beni aradı. Sesinde bir heyecan, bir çaresizlik… Hoşbeşden sonra, bekliyorum acaba asıl paylaşmak istediği nedir diye.

“Defne Abla, bizim okulun dergisine ‘Kişisel Gelişim’ hakkında bir yazı yazmam gerekiyor. Ama ne yazacağımı bir türlü bilmiyorum. N’olur aklınıza gelen şeyleri bana mail olarak atar mısınız?”

Yüzümde bir gülümseme belirdi. Ben de o yaşlardayken(ahhh ah gençlik, buu huuuuu),bu tarz alışılmışın dışında projeler ya da talepler hem beni çok heyecanlandırır, hem de panik olmama sebep olurdu. Kendi varlığımı bir şekilde gösterebileceğim, düşüncelerimi paylaşabileceğim, insanların dinleyeceği bir ortam ya da okuyacağı bir yazı hem müthiş bir heyecan kaynağı, hem de karın ağrısı olarak bende barınırdı.

Aradan seneler geçince insan bir şekilde, herhalde birikimler de arttığı için, konuları daha rahatlıkla irdeleyip, ifade edebiliyor.

Kişisel gelişim…

Nedir gerçekten? Ne kadar geniş bir konu değil mi? Tek cümle ile özetlemek mümkün değil.

Kişisel gelişim aslında bebeklikten başlayan ve son nefesle ancak tamamlanan bir şey.

Minicik bir bebeğin ilk birkaç senesindeki gelişimi daha fazla fiziksel boyutta olsa da, tabii ki iletişimi de hızlı bir şekilde gelişmekte. Ancak özellikle daha ilerleyen yaşlarda, öncelikle ebeveynlerin katkısıyla edinilen tecrübelerin her biri, iyi ya da kötü, minik çakıl taşları gibi bardağı doldurmaya başlıyor.

Okul hayatı, sosyal çevre, sunulan imkânlar, kişinin yaşadığı şehir ve ülke, karakterinin kendine has olmasıyla yönlendiği ilgi alanları ve daha burada sayamadığım pek çok unsur aslında kişisel gelişimin bir parçası.

Benim en çok ilgimi çeken ise burada hobilerin yeri. Neden mi? Çünkü hobiler insanın kendisinin bilinçli olarak yönlendiği konular. Diğerleri genelde ya kontrolümüz dışında olan etkenler, ya da farkında dahi olmadığımız bir süreçte elde edilenler.

Hobiler ise her şekle bürünebilir, herkes tarafından elde edilebilir, yaratıcılığı zorlar, kişinin gelişimine maksimumda katkı sağlar, zor zamanlarda imdada yetişir, mutlu olduğunuzda paylaşılarak çoğalır, başkalarını da mutlu eder. Onlar bana göre bardaktaki renkli çakıl taşları.

Belki meraklı bir tip olmam, belki yenilikleri denemeye pek bir hevesli olmam, belki de macera arayışım, çeşit çeşit kurslara katılmama neden oldu. Makyaj mı istersiniz, hem yurtiçi hem yurtdışı eğitimler aldım. Yemek pişirmek? Bayılırım ders almaya. Zaten üniversitede başlayan turizm ve otel yöneticiliği aşkım, mutfakta ve barda tecrübelerimle pekişince önüme gelen kursa katıldım diyebilirim. Şarap tadımı ve kursu mu var? Koluma bir arkadaşımı takmışım, ben oradayım. Her yere de birilerini sürüklemezsem olmazzzzz…
Dans? Evet evet bayılırım dans etmeye. Hele de Latin olursa. Mundo Latino severek dans dersleri aldığım bir yerdi mesela. Önce kendi başıma, sonra sevgili eşimin katılımıyla.
Tatile gittiğim mekanda sanat atölyesi mi var? Onu da deneyelim. Peçete kullanarak gayet basit bir teknikle yaptığım resim, şu an ailemizin yazlık evinde asılı durumda.

Başka?

Suda jimnastik? Evet evet spora mutlaka eklenmesi lazım.

Ve son aşkım. Flower designing. Sevgili Sezen’in atölyesinde, onunla baş başa yaptığımız çalışmalar sadece gözüme değil, ruhuma da hitap ediyordu. Adeta bir terapi kıvamında. Hâlâ da devam etmeye çalışıyoruz, zor ayarlansak da 🙂

Şimdi bunları okuduğunuzda bana iki farklı yorumda bulunabilirsiniz.

Birincisi doyumsuz ya da maymun iştahlı.

İkincisi çok yönlü, denemeye açık.

İlkini diyorsanız seyrek görüşelim lütfen :)) Şaka şaka…

Sözlükte “hobi” kelimesinin karşısında “görev ve meslek dışında severek yapılan, dinlendirici, oyalayıcı uğraş” diye yazıyor.

Benim de bugüne kadar yaptıklarım, gerçekten meslek edinmeyi düşünmeden, ilgimi çeken konularla tanışmış olmayı ve kendime standart hayatımdan bir paydos verip, bambaşka bir ortamda bulunabilmeyi hedefliyordu.

Etrafıma baktığımda kişilerin hobi ve meslek kelimelerini karıştırdığını düşünüyorum. Bu belki her kişinin hayalinin kendini çok çok mutlu hissettiği bir işinin olması. İşe giderken mutluluktan uçması, hatta yolda “canım işim, canım işim” diye şarkı söylemesi.

Size acı bir haber vereyim: bu sadece bir HAYAL!

Hemen bir açıklama getirmek isterim bu yorumuma, insan sevdiği işi yapabilir ama o yine de iştir ve beraberinde pek çok sorumluluk getirir. Kendi işinizse 24 saat aklınızdadır. Kâr etmeniz gerekir, elemanlarınıza karşı sorumluluklarınız vardır, müşterilerinize karşı daha da büyük sorumluluklarınız vardır. Başarılı olmak elzemdir. Rekabet ortamında benzerleriniz arasından sıyrılmanız gerekir. Ve bunu her gün yapmanız gerekir. Vazgeçemezsiniz, bırakamazsınız.

Bir müessesede çalışıyorsanız eğer, bu sefer oranın kurallarına uymak gerekir. Maaşınız bellidir. Yine müşterilerinizi ve bu sefer patronunuzu da mutlu etmeniz gerekir. İş arkadaşlarınızla iyi geçinmek çok önemlidir. Çalışma ortamına ve saatlerine mutlaka uymanız gerekir.

Gerekir de gerekir…

Bilmem anlatabiliyor muyum? (Bu cümleyi hafif Doğu şivesi ile söyleyince komik oluyor… Deneyin…)

Halbuki hobiler öyle mi? Para kazanma ya da kazandırma derdi olmayınca, nasıl da keyifli bir hâl alıyor yapılan çalışmalar.

Ancak bizde kopyacılık maksimumda. Başka hiçbir ülkede belki bu kadar çok yoktur. Herşeyi taklit ediyoruz. Zaten en güzel taklit çantalar da Türkiye’de yapılıyor. Sadece bu bile bir gösterge.

Birisi bir konuda başarılı mı? Hemen “Aman canım ne var ki, ben de yaparım. Zaten çiçekleri de ucuza alıyorlar. İki ders alsan hemen kendi kontaktlarını kullanıp organizasyonlara çiçek tasarlayabilirsin.”

Kardeşim, o kişi bunu meslek edinene kadar neler yaşamış? Ne eğitimler, ne tecrübeler, ne fedakârlıklar, nasıl bir yatırım, neler neler. Ne olur benim yaptığım çalışma sadece bir hobi olarak kalsa? Kime, ne zararı var?

Yapılan işe saygı duymaktan çok, küçümseyip, sonra da aynısını yapmaya çalışıyoruz toplum olarak. Sen de farklı bir şey yap. Olmaz mı? Ama öylesi zor. Yapılanı kopya etmek çok daha kolay.

Milletimin hobisi yok bu nedenle. Çünkü hobileri mesleğe çevirmeye çalışma derdinden kimse yaptığından hoşlanmıyor ki… Bir telaş, bir acele. Kopyalamaya çalışıyoruz her beğendiğimizi, sonra da ondan para kazanmaya çalışıp, tüm güzelliğini, tüm saflığını yok ediyoruz.

Öncelikle hobi edinmeyi öğrenmemiz lazım. İşte kişisel gelişim ancak bu şekilde renklenecek. Her bir hobi farklı bir renk katıyor bize. Ve biz çok renkli, çok keyifli, paylaşabilecek konusu fazlasıyla olan, hayattan zevk alabilen insanlar haline geliyoruz. Yaşımız ilerleyip, iş hayatından elimizi ayağımızı çektiğimiz dönemde de hobilerimiz imdadımıza yetişiyor, bir yaşam şekli olarak karşımıza çıkıyor.

Zamanında denizciliğe merak sarmış bir kişi, yelkenlisi ile dünyayı dolaşabiliyor. Çiçek işine kendini vermiş bir diğeri, bahçesini kendi donatıyor rengârenk çiçeklerle. Onların nasıl yetiştirildiğini torununa gösterebiliyor, paylaşabiliyor.

Seçilerek edinilmiş her bir deneyim, insanı daha kuvvetli kılıyor, geliştiriyor, taşlar üst üste ekleniyor.

İşte kişisel gelişim bu bence. Her yerden edinilen tecrübeler, bilgi akışı. Ama en önemlisi hobilerimiz ve onların bize en başta manevi anlamda kattıkları.

Mutluluğu başkalarının yaptıklarında değil de kendi yapabildiklerimizde bulduğumuzda, daha renkli kişiler olacağımız kesin. Sırf bu sebepten belki de okullarda “hobi edinmek” başlıklı bir ders olmalı ki bizim bızdıklar hobi edinmenin önemini tecrübe ederek öğrensinler. Malum herşeyi okullardan bekliyoruz ya… Bizlerden hayır yok, bunu da okullar versin çocuğa… (Çok manidar oldu ama bu da başka bir yazının konusu sevgili Dostlar)

Hepinize kucak dolusu renkli çakıl taşları…

İşte kişisel gelişim bu bence. Her yerden edinilen tecrübeler, bilgi akışı. Ama en önemlisi hobilerimiz ve onların bize en başta manevi anlamda kattıkları.

Mutluluğu başkalarının yaptıklarında değil de kendi yapabildiklerimizde bulduğumuzda, daha renkli kişiler olacağımız kesin. Sırf bu sebepten belki de okullarda “hobi edinmek” başlıklı bir ders olmalı ki bizim bızdıklar hobi edinmenin önemini tecrübe ederek öğrensinler. Malum herşeyi okullardan bekliyoruz ya… Bizlerden hayır yok, bunu da okullar versin çocuğa… (Çok manidar oldu ama bu da başka bir yazının konusu sevgili Dostlar)

Hepinize kucak dolusu renkli çakıl taşları…

İşte kişisel gelişim bu bence. Her yerden edinilen tecrübeler, bilgi akışı.Ama en önemlisi hobilerimiz ve onların bize en başta manevi anlamda kattıkları.

Mutluluğu başkalarının yaptıklarında değil de kendi yapabildiklerimizde bulduğumuzda, daha renkli kişiler olacağımız kesin. Sırf bu sebepten belki de okullarda “hobi edinmek” başlıklı bir ders olmalı ki bizim bızdıklar hobi edinmenin önemini tecrübe ederek öğrensinler. Malum herşeyi okullardan bekliyoruz ya… Bizlerden hayır yok, bunu da okullar versin çocuğa… (Çok manidar oldu ama bu da başka bir yazının konusu sevgili Dostlar)

Hepinize kucak dolusu renkli çakıl taşları…

Bızdıkların Gözüyle Dünya

Okuldan her hafta farklı çalışmalar eve yollanıyor. İçlerinde resimler var, farklı sanatsal faaliyetler var, neler var neler. Hiç birini atmaya kıyamadığım için yakında daha büyük bir eve taşınmamız gerekecek diye korkuyorum!

Son gelen resimlerden biriydi. Ben baktığımda renkli çizgiler görüyorum sadece. Halbuki o resim yarasaların resmiymiş. Hem de hepsi uçuyormuş!

Bu “modern sanat eserlerinin” daha çok, minik olan bir çocuğun henüz gelişmekte olan çizim becerisiyle alakalı olduğu düşünülebilir tabii. Doğrudur da. Ancak farklı bir açıdan düşünürsek, hayalinde yarattığı çizimi yapmış bir sanatçı da görebiliriz.

Öyle çok kalıplar var ki hayatta. Aslında her şeyi kalıplar içerisinde yaşıyoruz. Bu kalıplardan biraz uzaklaşmak için çırpınanı da “eksantrik”, “cins” ya da “uçuk” olarak damgalıyoruz. Neden? Çoğu zaman sadece alışılmışın dışında olduğu için aslında. Hoşumuza gitmiyor. Bize göre “farklı” olanı,”aykırı” olanı itme içgüdümüz var.

Çocuklarımızla ilişkilerimizde de böyle aslında. Bugün çok değer verdiğim arkadaşım Aslı ile sohbet ederken (kendisi yakın zamanda 0 km.bızdıklar‘a konuk yazar olarak katılacak. Aslıcım bak buradan duyurdum, kaçış yok artık…), zamanında bizlere yapıldığı gibi (bakın yine suçu anne-babalara atıp, işin içinden çıktım :)), çocuklarımıza otomatikman yapılması gerekenleri dikte ettiğimizden bahsediyorduk. Buna engel olmanın ne kadar zor olduğunu konuştuk.

Benim çocukluğumda anne-babalar öyle sabredip çocuk keşfetsin demezlerdi. Küt diye söylerlerdi çocuğa yapması gerekeni, çocuk da yapardı. Konu kapanırdı.

Fazla sorgulayan çocuk hiç hoşa gitmez, sürekli “niye?”, “neden?” diyene de en sabırlısı bile ancak bir, bilemediniz iki defa açıklama yapar, üçüncüsünde “öyle işte canım aaaaaa” derdi. Çocuk da ne yapsın, sorularına son vermek zorunda kalırdı.

Yabancı, özellikle Amerikalı ailelerin çocuklarının girdikleri her ortamda ne kadar rahat soru sorduklarını, ne kadar rahat fikirlerini beyan ettiklerini beğeniyle gözlemlediğimi hatırlıyorum.

Şimdiki anne ve babalar da, her ne kadar öyle görmedilerse de, biraz biraz çocuğa bu güveni kazandırmak için, kendilerini tutmaya çalışıyorlar. Ancak zor tabii. Biz böyle yetişmedik ki. Bazı şeyler otomatik olarak ağzımızdan çıkıyor, bızdığımızın kendi alması gereken kararlara müdahale ederken buluyoruz kendimizi.

Çok geniş bir çerçevede olabiliyor bu. Daha küçük yaşlarda okulda arkadaşıyla bir tartışmaya girdiğinde, onların çözüme ulaşmasını beklemek yerine, sabredemiyor ve atlıyoruz hemen. Çözümü biz onlara sunuyoruz ve ısrarcı da oluyoruz:

“Ahmet o araba benim!”

“Hayır ben oynicam onunla!”

“HAYIR! İSTEMİYORUM OYNAMANI!”

Giderek yükselen ses tonu, kısa zaman sonra ağlamaklıya dönüyor, iş fiziksel olmaya başlıyor veeeeeeeee anneler müdahale ediyor:

“Ahmet yapma yavrum. Ver o arabayı Mete’ye.” diyor Ahmet’in annesi.

“Metecim neden böyle yapıyorsun? Biraz da Ahmet oynasın arabayla” diye atılıyor Mete’nin annesi.

Anneler çocuklarını fedakarlık yapamaya ikna etmeye çalışıyorlar. Her iki taraf da çok kibar ve aynı kibarlığı çocuklarının da göstermesini istiyor. Mümkün mü? Henüz değil. Ama bizler kendimizi tutamayıp çocuğumuza yapması gerekeni söylüyor ve yapana kadar da peşini bırakmıyoruz.

Daha büyük yaşlara gelindiğinde ise, bu sefer daha önemli kararlar almaya çalışan çocuğumuza, olması gerekeni göstermek bizler için kaçınılmaz oluyor. Ve sonuçta ne oluyor biliyor musunuz? Bebeklikten ergenliğe kadar pek çok konuda anne veya babasından ne yapması gerektiğini duyan çocuk, ileriki yaşamında sorun çözemiyor, tökezliyor, şaşırıyor.

Koskoca insanları görürsünüz, iş sahibidir, yöneticidir. Ancak pek çok konuda hâlâ annesine ya da babasına danışmadan karar alamaz. Onları hayatının orta yerine koyar, vazgeçemez. Ne kadar sağlıklı?

Bizler hayatın renklerini belirledik. Bu yelpaze dışına çıkmıyoruz. Halbuki bir çocuğun hayatına baktığınızda herşey yepyeni. Hepsi değişik, hepsi bir keşif.

Etrafımda olan biten ile ilgili farkındalığım kızım sayesinde inanılmaz arttı. Adeta gökkuşağının dışına çıktı renk yelpazem.

Son zamanlarda okuduğum kitaplardan biri “Daddy Needs a Drink” , ebeveyn olmayı bir babanın gözünden anlatıyordu.

Burada özellikle bir bölüm çok hoşuma gitti. Yazar olan babaların, çocuk sahibi olduktan sonra işlerinin nasıl geliştiğinden bahsediyordu. Çünkü kanıksadıkları pek çok konuya şimdi çocuklarının gözlerinden tekrar bakıyor ve tekrar analiz ediyorlardı. Bu da kariyerleri açısından inanılmaz bir artı değer katıyordu.
Kapaktaki viski bardağının da düşünce gücüne katkısı olduğu söyleniyor ama bilemem… 🙂

Sadece yazar olanlar için değil, aslında hepimiz için bir çocuğun gözüyle dünyaya bakmak iyi gelecek. Bizi mutlu kılacak, hayat sevgisi aşılayacak. Gelin gökkuşağındaki renklerden fazlasını keşfedelim. Bızdıklardan öğrenmek için kendimize izin verelim. Bir sefer de onlar bize öğretsin, biz onlara öğreteceğimize. Ne dersiniz?

Yeni Dostluklar

Kızıcığımın okula başlamasını takiben, geçtiğimiz senelerde Gymboree’de, bu sene de Robert Yuva’da sadece onun değil, benim de yeni arkadaşlarım oldu. Bazıları inanılmaz gelişti, ailecek görüşmeye başladık, bazıları akıl danıştığım kişiler oldu, diğerleri her gün çocuklarımızın bahçede bitmek bilmeyen oyunlarını beklerken sağlık durumlarından, çocukların geleceğine kadar pek çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunduğum kıymetli kişiler oldu hayatımda.

Bir gün okul çıkışını kayıt etmek istiyorum. Çok komik ama çok da şeker bir halimiz var bence. Uzaktan bakan bayağı eğlenir. Kocaman kocaman insanlar, yüzlerinde kendilerinden geçmiş mutluluk ifadesi çocuklarının oynayışını seyrediyorlar. Herhalde bir şeyin müptelası olmak böyle bir şey. Mest oluyor insan. Bu arada tabii zaman ilerledikçe yavaş yavaş sıkılmaya başlayanlar, çocuklarını ikna etmeye çalışıyorlar:

“Hadi Zeynepcim, gidelim artık yolumuz uzak” diyor her gün torununu almaya gelen genç Dede.

“Hayır! Olmaz! Ben daha Maya’yla oynayacağım.”

Zeynep’in dedesini son derece benimsemiş olan Maya, koşarak yanına gelip duruma hakim olmak istiyor. Kaşlar çatık, minik parmak sallanıyor ve en kalın sesiyle:

“HAYIR GİTMİYORSUNUZ! BİZ DAHA OYNUYORUZ!” diyor.

Zeynep’in dedesi (okulda kimsenin gerçek ismi kullanılmıyor – herkes birinin annesi, babası, dedesi, anneannesi,…) yüzünde kibar gülümsemesi ile cevabını bildiği soruyu soruyor:

“Maya daha ne kadar oynayacaksınız?”

Veeee beklenen cevap geliyor, hiç ikiletmeden:

“Beş dakika!”

Birbirimize bakıp gülüyoruz. Ben kızıma son uyarılarımı hep beş dakika öncesinden verdiğim için, o da aynını tekrar ediyor.

Bekleme esnasında pek çok konu konuşuluyor demiştim. Benim blogu takip eden anne ve babalardan da harika öneriler, güzel konular geliyor.

İşte bugün aslında paylaşmak istediğim de bunlardan biri. Bir önceki yazımda yer alan sağlık konusuyla ilintili ama bu sefer yurt dışından bir isim: Jamie Oliver – meşhur The Naked Chef.

İsterseniz biraz ön bilgi:


Jamie Oliver 1975 Essex, İngiltere doğumlu. Restaurant işinde olan babasından dolayı çok küçük yaşta işin içine giriyor. Hayatta yapmak istediğinin yiyecek/içecek işi olduğuna karar verdiği noktada gerekli eğitimi alıp, tanınmış restaurantlarda çalışmaya devam ediyor. Rose Gray ve Ruth Rogers’ın sahip olduğu River Café’de çalıştığı dönemde, restaurant ile ilgili yapılan bir belgesel çekimi esnasında, gencecik ve hazır cevap bir şef olarak dikkati çekince, programın yayınlanmasının ardından kendisine pek çok teklif geliyor ve The Naked Chef doğuyor.

Son derece başarılı, herkese hitap eden, ilginç ve genç bir şef olduğu için oldukça yoğun bir çalışma hayatı var. Bu nedenle ailesine vakit ayıramamaktan yakınanlardan kendisi.

Kendi çocukları da olduğundan olsa gerek, sağlıklı beslenme üzerine aktif çalışmalar yürütmekte. Özellikle gençlik için. Amerika bildiğiniz gibi sağlıklı beslenme konusunda uzun zamandır sınıfta kalmış bir ülke. İnanılmaz büyük porsiyonlar, kullanılan karbonhidrat ve yağ miktarı, salatalara konulan soslar, kahvelerdeki kremalar ve daha pek çok katkı maddeleriyle süslenen yemeklerin acısı şimdilerde dikkat çekici noktaya geldi. Obezite ve kalp hastalığı konusunda inanılmaz bir artış var Amerika’da. Üstelik küçücük çocuklarda başlıyor, gençlik yıllarında pek çok sorun onları bekliyor.

Bill Clinton’ın, Michelle Obama’nın okullarda yapmaya çalıştığı değişikliklere Jamie Oliver’ın da katkıları var. İşte 11 Şubat 2010 tarihinde TED Ödül töreninde konuyla ilintili yaptığı çarpıcı konuşmayı, bu konuşmadan beni haberdar eden Cüneyt Bey’e teşekkür ederek, sizlerle paylaşmak istiyorum:

http://video.ted.com/assets/player/swf/EmbedPlayer.swf

Bizim memleketimiz henüz bu noktada olmasa da, öncelikle biz velilerin çocukların beslenme ve hareket oranlarına çok ama çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bu konuda okulların dikkatli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Onlarla elimizdeki verileri paylaşmamız ve bizlerle aynı hedefe doğru koştuklarını görene kadar da uğraşmamız gerekiyor. Şu an pek çok detaya boğulmuş durumdayız ancak temel hataları göz ardı ediyoruz. Öncelikle hızlı düzelebilecekleri düzeltip, sonra detayıyla uğraşmak daha önemli gibi geliyor bana.

Üstelik bunun bir iyi yanı da, çocuğumuza doğru örnek olabilmek adına, biz de sağlıklı beslenmeye ve bol hareket etmeye başlarsak, hepimiz daha da gençleşeceğiz, çocuklarımızla daha keyifli ve daha uzun seneler birlikte olabileceğiz. Bunun olabilme ihtimali bile bana güç veriyor. Ya size?

Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?
Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?

Bu yazı biraz başlıkla alakalı olacak sevgili dostlar. Arada değişiklik yapmak lâzım değil mi ama? Hep sürprizli konular olmasın ki bir “ağırlığımız” olsun… 🙂 (daha&helliip;)