Haydi Bızdıklar Okumaya!

Çocuklarının okumaktan keyif almadığını iddia eden anneler bence ÇOK ama ÇOK yanılıyorlar. Ortam keyifli olunca, her yer kitap dolunca, kendi yaşıtları kitapların içinde kaybolunca, eh bir de üç beş kitap okuyan komik bir kadın olunca bence çocukların bu işi sevmemesi için bir sebep yok.

Bazı konularda biz anneler ön yargılı oluyoruz, çocuklarımızı etiketliyoruz gibi geliyor. Fırsat verdiğimizde onlar bizi şaşırtabiliyor aslında. Yeter ki denemelerine imkan tanıyalım.

Neyse, lafı uzatmayacağım, bir okuma saatimiz daha gerçekleşti. Bu sefer az kişi falan diye düşünürken, hepsi sözleşmiş gibi aynı saatte gelmesin mi? Ayyy ne sevindim bilemezsiniz. Hayır bir şey değil, bir kişi de olsa aynı keyifle okurum da, takipçiler arttıkça kitap dünyasını keşfeden, keyif alan çoğalıyor diye seviniyorum ben. Mesele burada…

Bu seferki kitaplarımızdan biri cadılıydı : Süpürgede  Yer Var mı?

Kostüm yaratıcım Maya Müminoğlu ile birlikte bir cadı şapkası tasarladık bana. Okurken kafama taktım, en çok da ben eğlendim 🙂

Okuma sonrası çocuklar kendi cadılarını yarattılar çeşitli malzemelerden.

Haftaya tekrar buluşmak üzere sözleştik. Önce biraz Bebek Parkı’nda oyun, ardından yemek. Okuma saatlerimiz havalar da güzelleştikçe, ardından yapılabileceklerle daha da zenginleşiyor sanki…

Perşembe yine kafama komik bir şeyler takacağım, beklerim efendim 🙂

Pembe Gözlükler Kararırsa

Annem hayatta olumlu bir bakış açısıyla ilerleyen, bu şekilde de pek çok zorluğun üstesinden başkalarına göre daha başarılı gelebilen bir kişidir. Bir “Pollyanna” , bir de annem herhalde en zor anlardan olumlu düşüncelerle çıkabilirler.  

Pollyanna’yı bilemem, fakat gerçek hayatta bu mücadeleden arızasız çıkmak pek bir zor. Dışı seni, içi beni yakar derler. O içinde yaşadığı fırtınaları bizlere yansıtmamak adına göstermiş olduğu çabanın sonunda mide kanaması bile geçirmişti zamanında annecik.  

Dolayısıyla yaptığının herkes için faydalı olduğuna inansam da, kendisi  için ne kadar doğru, içimde kararsızlık yaşadığım bir konu. “Bırak kadıncağazı rahat, nasıl istiyorsa öyle yapsın. Sana ne oluyor?” dediğinizi duyar gibiyim.

Ama ucu bana da dokunuyor… Neden mi? Çünkü pek çok açıdan anneme benzemeye başladığımı görüyorum. “Eyvah! Anneme benzemeye başladım…” başlıklı  yazımda da bahsetmiştim birazcık.

Oldu bitti olan sorunları içimde çiğneyip hazmetmeye çalışırım. Olmadı yazıya dökerim, her şey daha net olur, bazen bu netlik o ana kadar aklıma gelmemiş bir çözümü beraberinde getirir. Hiç mi olmadı? O zaman işte yakınlarımla dertleşme noktasına gelirim.

Genelde de gözümdeki “pembe gözlüklerden” dolayı, zaten hayatın güzelliklerini algılamaya daha meyilli olduğum için, özellikle de dışarıdan bakanlar için “gayet mutlu ve keyifli” bir görüntü sergilediğim doğru.

Ancak son zamanlarda “büyümeye başladığım” için olsa gerek, pek çok konu benim olumlu halimi zorlar, test eder oldu.

Öncelikle kızıcığım ile birlikte herşey, kendim dahil, ikinci plana düştü. Onun sağlıklı, keyifli olduğu zamanlar ben de huzurlu ve mutluyum. Ne zaman ki hasta, pembe gözlükler kararıyor. Son zamanlarda bunu yaşıyorum. Evet, bu sene tam gün yuva falan durumu ve maalesef her yer mikrop kaynıyor ve maalesef pek çok veli çocuklarını hasta hasta etrafta gezdirdiği için bizim zavallılar da hapı yutuyor ama bu kadar mı çok doktora gidilir…

Şimdi bir de kulak meselemiz var sakız gibi uzayan. İş bir ihtimal ameliyat noktasına gelince, gözlüklerim öyle bir karardı ki, etrafı göremez oldum. Minicik bir çocuğa total anestezi verilmesi fikri bile tüylerimi diken diken ediyor, gözlerimin dolmasına neden oluyor. “Koca kadınsın sen artık, öyle gözlerin falan dolamaz, bak anneni örnek al. Bir de benziyorum falan diyorsun. Nah benziyorsun. Kadıncağız her daim dimdik, sense hemen sulu sulu oluyorsun…” diye kendime kızıyorum önce endişe katsayım arttığı için. Sonra da hemen “Canım ölüm yok ya sonunda. Ben şu işi bir araştırayım” diye kolları sıvıyorum.

Ya da ailede olan diğer olaylar,  arkadaşlarımın zaman zaman yaşadığı zorluklar hepsi bir yaştan sonra sanki yaş oranında artıyor. Ne kadar büyükseniz, problemlerin boyutu da o kadar büyük, içeriği o kadar ciddi olabiliyor. Bu noktada nasıl Pollyanna olunabilir diye düşünüyorum ben de…

Tabii ki beterin beteri vardır ve tabii ki tek çözümsüz olan ölümdür (bunları annem biz küçükken kendimizi çok mutsuz veya çaresiz hissettiğimiz anlarda tekarlardı – o zamanlar minik kızlarının sorunları da boyutları kadar oluyordu herhalde…) ama ben galiba o kadar da anneme benzememişim henüz.

Neden mi?

Birincisi onun gibi Pollyanna olamadım, üstelik bazı zamanlarda Pollyanna’yı gayet saçma bir insan olarak algıladığım da olmuştur… Bu kadar mutsuzluktan da mutluluk yaratılır mıymış kardeşim diye…

Sonra  gerek ailesi, gerek arkadaşları hep anneme dertlerini anlatırken, pek azına annem kendi içindekileri dökmüştür diye düşünüyorum. Annem için büyük resim daha önemli oldu sanki. Detaylara boğmadı kendini, boğulmaya izin vermedi.  Olmuş bitmiş hakkında değil, gelecek hakkında konuşulur bizim evde. Örnek almam lazım benim de ama insan bazen zorlanıyor tabii.  

Hayat her zaman, herkes için inişler ve çıkışlarla dolu. Önemli olan inişleri nasıl idare ettiğimiz. Gözlerimizi kapatıp duvara çarpıyor muyuz? Yoksa akıllıca manevralarla yukarı çıkışa geçebiliyor muyuz? İkincisini yapabilen hayatta başarılı oluyor bence.

İşte ben de bunu yapmaya çalışıyor ve Maya’nın da böyle bir anne örneğini gözlemlemesini istiyorum. İleride onun da kuvvetli olabilmesi için. Arada yaşanan zor anları az dozlarda vermek de lazım miniklere herhalde ki “biz büyüklerin” bile hayatta zorlanabileceklerini, ancak akıllarını kullanarak bu zorlukların üstesinden gelebileceklerini görsünler, hissetsinler. Çünkü kuvvetli olmak sert olmayı değil, zorlukların üstesinden karakterini koruyarak gelebilmeyi gerektiriyor.  

Şu ara biraz zorlansam da, kızıcığıma çaktırmıyor, pembe gözlüklerimi hevesle bekliyorum…

Pembe gözlük aranıyor, bulan haber versin 🙂

Nedir Bu Aciliyet?

Günler akıp gidiyor…

İşte sonbahar, işte ilkbahar…

Bir telaş, bir koşuşturma…

Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımla telefonda konuşurken ikimizin de aynı konuda dertli olduğunu farkettik. Koşuşturma içindeyiz ama ne yapıyorsun diye sorduğumuzda birbirimize, ikimizden de çok da elle tutulur birşey çıkmıyor.

Müthiş şirket işleri yapmıyoruz ikimizde. Eh, dünyayı da kurtarmıyoruz…

Yani aslında baktığınızda sade yaşamlar, fakat öte yandan dolu dolu yaşanan günler.

Sonra kendi kendime “Neden şaşırıyorsun ki?” dedim. Sevgili eşim, birlikte en çok vakit geçirebildiğimiz haftasonlarımızda, benim yaptığım planlar ve o bir türlü rahatlayamama halimden zaman zaman daralıp, kibarca bana “lütfen rahatla da ben de bir nefes alayım” cümlesi yerine bir şiirden alıntı yapar çoğu zaman… Pek şairane değil mi?

When you run so fast to get somewhere
You miss half the fun of getting there.

Life is not a race.
Do take it slower
Hear the music
Before the song is over.

Tercüme etmek istesem şiirin akışını bozacağım ama özetle belirtilen:

Bir yere yetişmek için koştuğumuzda
Oraya ulaşım sürecindeki eğlenceyi, keyfi kaçırdığımız

Yaşamın bir yarış olmadığı
Adımların daha yavaş atılması gerektiği
Böylelikle şarkı son bulmadan müziği duyabileceğimiz

Ben hep böyleydim. Sadece şimdi değil, sadece çocuktan sonra değil.

Her zaman bir yerlere koşturma içindeyim, aklımda kırk tane de başka yapmam gereken “iş” var. Bunların aslında çoğu keyifli şeyler fakat ben o kadar her şeyi eksiksiz ve hızlı (ya da kendi koyduğum süre içerisinde) yapma derdindeyim ki, onları “yapılacaklar listeme” ekleyerek birer “iş” kategorisine sokmuş oluyorum.

Şu an bu satırları yazarken bile aramam gereken birkaç kişi ve yapılması gereken bir iki iş aklımdan geçiyor.

Ve bu düşünce silsilesi hiç durmuyor, nefes almıyor, beni rahat bırakmıyor. Bir yandan iyi herhalde insanın yapacak işinin olması. Öte yandan müthiş bir yorgunluk günün sonunda hem kafaca, hem bedenen.

Bir de içimi kemiren, bazen Maya’nın vaktinden de çalıyor bu anlamsız meşguliyet. Yani fiziken yanında olsam da aklım başka bir şeylere takılmış olabiliyor. Ona belli etmesem de aslında ilgim orada değil. Sonra bundan da rahatsız olup silkinmeye çalışıyorum.

En keyifli anlarımdan biri, yaptığım bilmem kaçıncı yapılacaklar listemdeki işlerin her birinin yanına yapıldı işaretini koyduğum an. İşte derin bir nefes ve kocaman bir gülümseme. Bir kahveyi hakettim.

Belki de bir uzmana görünmem lazım beni biraz yavaşlatması için. Ama ben sizlerle paylaşıyorum ya, daha iyi. Yazı her derde deva.

Bir de her yere zamanında yetişme derdim var benim. İçimi kemirir geç kalırsam. İnanılmaz mutsuz oluyorum. Ama burada bütün suçlu bizimkiler. Benim suçum yok. Küçücüklükten böyle gördük, böyle yaptırıldık. Nasıl mı? Çok basit bir örnek size:

Her yaz başı annemler, ben, Nilgün, kuşlarımız, varsa kedimiz falan, Mersin’den arabaya doluşur, İstanbul’a 12-13 saatte giderdik. Anneannem ve dedem kollarını açmış, o kocaman bahçeli evde bizleri beklerlerdi. Tarabya bayırından aşağı inerken, karşımda denizi ve Tarabya Oteli’ni gördüğüm anki heyecanımı size anlatamam. Anneanne-dede evinde geçirilecek yaz tatili en hevesle beklediğimiz dönemdi.

Neyse işte o yolculuğa çıkmadan bir gece önce hummalı bir çalışma olurdu evde. Gayet sistemli bir şekilde sandviçler hazırlanır, sular termoslara konulur falan… Müthiş bir organizasyon ve herkes yardım edecek. Çünkü Mersin – İstanbul hattını 12-13 saatte yapabilmenin yolu az durak. İhtiyaç molaları hariç pek mola verilmeyecek.

Birkaç gün öncesinden babam yolculuk sabahı kalkış saatini bildirirdi. Yola hep çok erken çıkardık, saat 06:00 civarında biz yola çıkmış olurduk. Babam yatmadan bizlere döner “Tekerler saat 06:00’da dönecek, ona göre kendinizi hazırlayın.” derdi.

Gerçekten de biz 05:00 gibi kalkar, hazırlanır, eşyaların arabaya istiflenmesine yardım eder, çişimizi yapar ve asker gibi arabanın yanına dizilirdik, 05:55’te.
06:00’da arabamız yolda olurdu. Kimsenin geç kalma seçeneği yoktu. Ciddi bir bakış yeterliydi bizim için.

Hâlâ babamla bir yerlere gidecek olanlar “araba tekerlerinin kaçta döneceğini” bilir, ona göre kendilerini programlarlar…

Diyorum ya, herşey çocukluğa dayanıyor… Tevekkeli psikologlar şuraya uzanın deyip insanların çocukluğunu deşerler filmlerde… Gerçekte öyle mi bilmiyorum… 

Şimdi bakıyorum da, ben de Maya’yı hızlandırmaya çalışıyorum sürekli, geç kalmayalım diye.

Aman yuvaya geç kalmayalım…

Aman arkadaşına geç kalmayalım…

Müzikale zamanında yetişmek şart, öyle geç içeri girilmez…

Doktora asla geç gidilmez…

Bahsettiğim şeyler 10-15 dakikalık gecikmeler. Bunlar aslında 3-4 yaşında bir çocukla olabilecek bir süre. Yine de beni rahatsız ediyor. Karşımdakine saygısızlık gibi geliyor. Söz konusu minicik bir çocuk da olsa…

Oysa bakıyorum da pek çok kişi, her yere geç gelir oldu. Okul tanıtımının sonuna gelen veli adayları var mesela. Başı sonu belli olan bir organizasyonun sonuna yetişmenin anlamını bilemiyorum.

Ya da arkadaşlar toplanırız, hep en son gelen bir arkadaşımız vardır. Bizim lise gurubumuzda bilirdik mesela kimin en son geleceğini. Kasmazlar kendilerini benim gibi. Rahattırlar… Herkes de bir süre söylendikten sonra onları öyle kabul eder: işte size huzur anı.

Keşke ben de biraz rahatlayabilsem. Mümkün değil. Benim de geciktiğim zamanlar tabii ki oluyor ama karşınızda gördüğünüz alı al moru mor olmuş, suçluluk hissiyle kıvranan bir Defne.
 
Bazen de bir güne sığdırmaya çalıştıklarım mantık sınırlarını zorluyor. Mersin’de yaşasam belki olur ama İstanbul’da bir yerden başka yere gitmek bir mesele iken, benim de biraz daha esnek olmayı öğrenmem lazım sanırım.

Zavallı Mengücüm bana bu şiiri daha uzun seneler söyleyecek sanırım. O zaman bari sizinle tamamını paylaşayım da, siz de belki uygun gördüğünüz bölümlerden alıntı yapıp, ilgili kişilere iletirsiniz :

Have you ever watched kids
On a merry-go-round?
Or listened to the rain
Slapping on the ground?
Ever followed a butterfly’s erratic flight?
Or gazed at the sun into the fading night?
You better slow down.
Don’t dance so fast.
Time is short.
The music won’t last.

Do you run through each day
On the fly?
When you ask “How are you?”
Do you hear the reply?
When the day is done
Do you lie in your bed
With the next hundred chores
Running through your head?
You’d better slow down
Don’t dance so fast.
Time is short.
The music won’t last.

Ever told your child,
We’ll do it tomorrow?
And in your haste,
Not see his sorrow?
Ever lost touch,
Let a good friendship die
Cause you never had time
To call and say “Hi”?
You’d better slow down.
Don’t dance so fast.
Time is short.
The music won’t last.

When you run so fast to get somewhere
You miss half the fun of getting there.
When you worry and hurry through your day,
It is like an unopened gift….
Thrown away.
Life is not a race.
Do take it slower
Hear the music
Before the song is over
.

Bir Baba Okudu!

“Babalar okuyor!” diye yola çıktık, ilk babalı okumamızı gerçekleştirdik.

Hamileliğinin son haftalarında olan Tuğba’yı aralıklarla yokladım “Tuğbacım daha doğurmuyorsun değil mi?” Yani demek istiyorum ki eşi okumamızı yapacak olan ilk baba ya, aman sakın doğurma da okumamızı yapalım 🙂

Çok mu bencilce? Belki birazcık ama iyi niyetle. Bir kere Tuğba’nın erken doğum yapması zaten kimsenin hayrına değil. Sonra Borkan Bey kendiliğinden gönüllü olmuş. Şimdi gelemezse başkasını ikna etmem gerekecek falan, zor iş yani…

Neyse çok şükür sağ salim geldiler 🙂

Borkan Bey’e kitap alternatiflerini gösterdik. Kendi içinden geldiği şekilde seçti. Minikler sıralandılar hemen karşısına. O da oturdu okuma koltuğuna.

Önce biraz üzerinde konuşulabilecek bir kitap seçti. Fakat bızdıkların çenesi düştü. Sor sorma konuşuyorlar. Hem de hepsi! Onun üzerine okuyucu babamız, strateji değişikliği yaparak masallara geçti.

Bu sefer göremiyoruz falan diyerek etrafını sardılar. İnanılmaz şeker bir görüntü çıktı ortaya.

Mest oldum mest. İşte budur! Babalar da gayet güzel kitap okur!

Kıpırdanmalar başlayınca doğru aktivite masasına. Ayşe onlara Starbucks espresso bardaklarından uğurböcekleri yaptırttı. Babaları da davet etti masaya ama onlar geri planda kalmayı tercih ettiler nedense…


Aslında burada amaç, babaların ve bızdıkların masaları doldurması ve aktiviteyi hep beraber yapmaları. Böylece baba-çocuk paylaşılmış bir an yaşanmış olacak. Arkadaşlarına gururla anlatacakları bir hikayeleri daha olacak. Belki bu Pazar bunu başarabiliriz. Biz anneler de Ayşe’nin güzel kahvesinden yudumlarız. Hava iyiyse dışarıda, değilse içeride sohbet ederiz. Ya da hiç gelmeyiz, bırakırız baş başa olmanın tadını çıkartsınlar. Değil mi ama?

Borkan Bey madalyayı kaptı. Belki kendisi de bu tecrübesini sizlere
0 km.bızdıklar aracılığı ile aktarmak ister. Ben ondan gelenleri sizlerle burada paylaşacağıma söz veriyorum 🙂

Bir arkadaşım baba-çocuk okuma saatine ve aktivitesine çok güzel bir bakış açısıyla yaklaştı. Kendi kelimeleri ile, şöyle yazmış: “Eminim çocukların hayatında anneler kadar etkili olamadıklarını düşünen babalar vardır, onlar için de kendilerini iyi hissetme şansı vermiş oluyorsun.”

İster çocuklarına bol bol vakit ayıran, ister ayıramayan babalar olsun, her türlü, hem kendi çocuğuna, hem de başka bızdıklara kitap okumak, onların heyecanlı bakışlarını yakalamak unutulmaz bir his.

Buna bir de keyifli bir sanat şaheseri(!) yaratma imkanı da eklenince bence herkesin mutlu olması kaçınılmaz.

Bu Pazar saat 13:00’te Sihirli Sayfalar’dayız efendim, bekleriz 🙂

Aaaa peki kim okuyacak, kimler katılacak? Hadi bana haber verin ki planlamamızı yapalım (Sevgili eşim, bu satırları okurken gülüyordur mutlaka – ben ve planlarım, vazgeçilmez ikili…)

Şaka değil, gerçekten, haber verin, bekliyorum… :))

Tam Gaz Okuma Günleri



Evet, Perşembe okuma saatimizin üçüncüsü gerçekleşti. O kadar keyifliydi ki. Bu sefer de başarı ile dört kitabı tamamlayabildik.

Maya benim ön hazırlık durumuma iyice alıştı. Okunmak üzere seçilmiş kitaplar, bir iki gün önce eve geliyor. Deneme tahtam Maya. Yatağımıza kurulup açıyoruz kitapları. Bir de normalde yatmadan iki kitap okurken, okuma günü öncesi dört bazen beş kitabı dinlemesi gerekiyor. Hiç şikayetçi değil bu durumdan tabii.

Bakıyorum yan gözle okurken, acaba içlerinde sıkıldığı olacak mı diye. Şimdiye kadar hiç olmadı. Yalnız bu provaların sonunda büyük sorun yaşıyoruz. “Anne şunu, şunu bir de şunu alalım bu sefer.” diye taleplerde bulunuyor. “Şunu,şunu ve şunu” yerine “Şunu” da anlaşmaya çalışıyorum ben de…

Fakat bana yardımcı olduğu için de pek bir gururlu. Herkesten önce o gün neler okunacağını biliyor diye de pek havalı 🙂

Üçüncü okumamızla artık yavaş yavaş kimlerin gelebileceğini tahmin edebiliyorum. Müthiş bir keyif. Gözlerindeki ışıltıdan ne kadar isteyerek geldikleri belli.

Ama arada sürpriz yüzler, tanımadıklarım da oluyor, o da ayrı bir heyecan. “Kim bu bızdıklar? Nereden duydular acaba?” diye düşünmeden edemiyorum yüzüme yayılan gülümsemeyi toparlayamayarak…

Bir de Maya’nın okulundan gelen arkadaşları beni okulda gördüklerinde “Bugün okuma var mı?” diye sormaya başladılar mesela. Yani okuma saatini hevesle bekliyorlar. (Yipppuuuuuuuuuuuuuuuuuu!!!)

Ne kadar iyi bir şey yaptığımızı onların yüzüne bakınca daha iyi görüyorum.

Üşenmeyip bızdıklarını Sihirli Sayfalar’a taşıyan (ya da gönderen) annelere de bir defa da buradan teşekkür etmek istiyorum.

Perşembe günü okuduğumuz kitaplardan biri Russel ve Kayıp Hazine idi. Okuma saatinin ardından Ayşe miniklere birer Russel yaptırdı hem de kitap ayracı şeklinde. Çok güzel oldu, hepsi de gayet başarıyla yaptılar.


Aaaa hepsi derken aslında hata yaptım. Minik bir kitap kurdu aktivite yerine kitap okumaya devam etmeyi seçti. İşte aşağıda kanıtım 🙂

Ooooh ne keyif!

Kızıcık okuma sonrası bir yerlerde yemek yemeye fazla alıştı. Bir de bazen ben yetmiyorum, illa arkadaş istiyor kendine. Neyse bu sefer Ekin’i kandırdık da, o da annesi ile bize katıldı. Minikler pek bir sosyalleştiler.

Bu Perşembe cici kitaplarımız, keyifli aktivitemiz ile Sihirli Sayfalar’dayız. Hepinizi bekliyoruz 🙂

Özel?

Özel kelimesinin sözlük anlamını bilir misiniz? Şöyle geçiyor:
1.Yalnız bir kişiye, bir şeye ait veya ilişkin olan. 2.Bir kişiyi ilgilendiren veya kişiye ait olan, hususi

Peki siz özel hayatınızı gerçekten koruyabiliyor musunuz?

Ben bazen korumakta çok zorlandığımı görüyorum. Kendim paylaşmak istediğim durumlar hariç, özellikle evlendikten sonra sosyal anlamda kişilerin evlerde olup bitenlerle fazlasıyla ilgilendiğini farkettim.

Herkes yaptığı yorumlar ya da sorduğu sorular hakkında o kadar rahat ki, farkında olmadan ben de aynı hatayı yapacağım diye çok korkuyorum!

Evet, bu özellikle evlendikten sonra artıyor. Nedenini tam anlayamadım ancak işin içine çocuk girdiği için olsa gerek, iş toplumu ilgilendirir bir hâl alıyor.

Kimse sizi sokakta durdurup, “İşe başlayalı bir sene oldu. Ne zaman terfi edeceksiniz?” diye sorma ihtiyacı duymaz ama sizin bir senedir evli olduğunuzu duyan kişiler hemen “Bebek ne zaman?” demekten çekinmezler.

Herkes bir bebeğin yeni bir aileye katacağı güzelliklerden bahseder durur. Ailelerin çocukları için genelde en büyük hayali, özene bezene yetiştirdikleri yavrularının kendilerine uygun bir eş bulup evlenmesi ve tez zamanda bir bebek dünyaya getirmesidir. Toplum da büyük bir aile olsa gerek ki, alakalı alakasız herkes özel sandığınız hayatınızla ilgili yorum yapma hakkını kendinde görür.

Herkeste bir telaş, bir acele. Evlendik ya, e hadi bakalım bu kadar rahat gezip tozmak, saltanat sürmek yeter. Niyet ne zaman? İlk gariplik burada aslında. Bu kadar özel bir konunun neden hiç çekinilmeden dile getirildiğini hâlâ çözebilmiş değilim.

Her ağzını açanı püskürtme metodları geliştirirsiniz en nihayetinde, eğer bizim gibi “özel” kelimesinin ne demek olduğunu biliyorsanız. Bazen de kişiler tam tersine her adımı anons ediyorlar. “Düşünüyoruz” ile başlayıp “Denemeye başladık” ile devam eden cümleleri sık sık duyuyorum. Bence mahsuru yok, eğer onlar için yoksa. Yeter ki benden aynı şeffaflığı beklemesinler. (Aslında belki de sistemle mücadele etmektense teslim olmak en hayırlısı, onlar doğrusunu yapıyorlar belli ki.)

Derken siz de doğanın gereklerini yerine getirip hamile kalırsanız, eşinizle önemli bir karar arifesine geldiniz demektir.

Kimi kişi hamile olduğunu öğrendiği an üç haftalık bebeğini herkese duyurmayı seçer. Eğer bizim gibi, “Aman dur bakalım kalıcı mı gidici mi? Şu üç ayı atlatalım da öyle söyleyelim” diye tedbirli davranmayı seçiyorsanız, vay halinize. Bir kere saklamak çok zor. Herkes zaten gözünüzün içine bakıyor “Ne zaman, ne zaman..” diye. E bir de alkol almamaya başlıyorsanız, çeşitli bahaneler uydurmak lazım. Her buluştuğunuzda mideniz bozuk olamaz ya. Ya da sık sık uykunuzun gelmesi, bazı kokuların durduk yere sizi rahatsız etmeye başlaması. Hepsine uygun bir açıklama lazım. Yani müthiş bir yaratıcılık istiyor bu iş. Yaaa kolay mı sandınız?

Neyse bu badireyi atlatıp, ilk üç ayın sonuna başarı ile geldiyseniz, bu sefer gerekli duyuruları yaparken size kızanlar olacaktır, haberiniz olsun. “Aaa üç ay da beklenir miymiş. Onlar ilk ayın sonunda söylemişlermiş. Neymiş efendim bu böyle saklamak…” Tek kelime söyleyeceğim, anlayacaksınız ne demek istediğimi: ÖZEL!


Bu kaosu da atlattıktan sonra hamilelik döneminin kalanı var önünüzde. Herkes bir yorum yapar, karnınızın görüntüsünden, kilo durumunuza kadar. “Senin karnın biraz sivri, kesin erkek (yoksa kız mıydı) olacak.” Ya da “Yüzün şişmeye başladı. Bu kız olacak. Kızlar annenin güzelliğini çalarlar.” (Yani çirkinleştim öyle mi?)

İşe devam edecek misiniz? Verdiğiniz cevaba göre bir yorum alırsınız mutlaka.

“İşe devam edeceğim, evi bir şekilde ayarlarım nasılsa.” deseniz, “Sen tabii şimdi anlamıyorsun bir bebeğin sana nasıl bir sorumluluk getireceğini…” tarzında bir yorum gelir.

Ya da “İşi bırakıp bebeğimin tadını çıkaracağım” diye cevaplarsanız bu soruyu, o zaman da “Ama bu kadar emek verdiğin kariyerini kesip atacak mısın? Bizim zamanımızda böyle yardımcı falan yoktu ama şimdi öyle mi…” diye cevap gelir.

Geçenlerde yeni tanıştığım bir hanım ne iş yaptığımı sorduğunda, az biraz eksiklenerek geçmişte yaptıklarımı sıralama ihtiyacı duydum önce. Yani “Ben eskiden harika bir iş kadınıydım aslında, şimdi böyle olduğuma bakmayın” demek istiyorum kendimce, nedense. Sonra da Maya’nın doğumunu takiben, daha part time bir şeyler yaptığımı, evden çalıştığımı anlattım. Kendi de aslında zamanında benim gibi bir seçim yapmış olmasına rağmen, dudaklarını büzüp, “Ama ben çocuğum 3 yaşına geldiğinde çalışma hayatına geri döndüm. Her kadının mutlaka yaptığı işe geri dönmesi lazım!” tarzında bir cevap yapıştırarak, kendini benden daha farklı bir seviyeye oturtmanın hazzını duydu.

Eskiden olsa bu tarz yorumlara kafa patlatırdım. Şimdiyse ne yaptığımı, niye yaptığımı, hedeflerimi net görebildiğim için olsa gerek, kafa sallayıp geçiştiriyorum.

Yorumların dışında bir de hamile olduğunuzda hiç tanımadığınız insanlar karnınıza dokunmaya başlarlar. Bu da enteresan bir yaklaşım değil mi? Parkta dolaşırken, karşıdan gelen bir adamın karnını okşama ihtiyacı hiç duyar mısınız? Ama bir kişi hamile olunca onun karnı herkese açık oluyor sanki.


Doğum anına kadar pek çok kişi kendi zorlu ve sizi endişelendirebilecek hikayelerini paylaşırlar uzun uzun. Kimse sizin o an bunları dinlemek istemediğinizi düşünmez nedense. Askerlik hikayeleri gibidir aslında hamilelik ve doğum hikayeleri. Anlatırken biraz biraz da eklenir üzerine, daha da duygusal anlamda yoğun olsun, anlatımı daha keyifli olsun (anlatan için) diye.

Gündelik yaşamınız sorgulanır, ne yiyorsunuz, hareket ediyor musunuz? Az mı hareket ediyorsunuz, çok mu? Tatlı istiyorsanız kız, ekşi ya da tuzlu istiyorsanız erkek doğacaktır kesin. Ultrasonla bakmaya ne gerek var?

Yanlış anlamayın, yakın çevrenizle bunları bir sohbet ortamında konuşmak farklı, sorguya çekilirmişçesine hakkınızda konuşuluyor olması daha farklı.

Doğumu takiben, evde bebeğinize bakım şekliniz yeni bir tartışma konusudur. Emziriyor musunuz? Emzirmiyor musunuz? Çok sevdiğim bir aile büyüğümüz bizi ziyarete geldiğinde Mayacık kısa sürelerde sık sık acıktığı için, sürekli emziriyordum. Bir, üç, beş derken hem bana acıdığı için, hem de görüntü sinirine dokunduğu iç
in olsa gerek, “Eee yeter yahu. Yedi bitirdi kızı!” diye Maya’ya kızmıştı 🙂

Bebeğinizi kucakta tutmanın yanlış olduğuna gönülden inanan bir grup, sizi esefle kınar, çocuğu “kucağa alıştırdığınız” için.

Öte yandan hayatınızda ilk defa tanıştığınız bir kişi, o esnada bebeğiniz çok ağladığı için hemen teşhisi koyar: bu bebek kolik.

Ya hijyen? Bebeğinizi korumak için gelen gidenden ellerini yıkamalarını isteseniz alınabilirler diye artık kıvranır durursunuz. Önceden planlar yapar, nasıl söylesek de alınmasalar diye çeşitli senaryolar geliştirirsiniz.

Yeni bir anne olarak zaten yeterince endişe ve bilinmez yaşayan biriyseniz, sadece ve sadece olumlu cümleler duyma ihtiyacınız ve sizin zamanlamanıza uyulma arzunuz başkaları tarafından algılanılamayabilinir. Artık özel diye bir şey kalmamıştır. Artık bir bebek vardır ve o bebeğin iyiliği için, herkes kendi uygun gördüğü sistemi empoze etmeye kararlıdır. Onlar da size böyle yardım ediyorlar, neden kızıyorsunuz ki?

Ağrılarınızdan dolayı pijama giyip dolaşsanız, hemen toparlanmanız önerilir. Ne o öyle salkım saçak dolaşmak insanın kendi(!) evinde. Hemen toparlanıp sokaklara atsanız kendinizi, bu sefer de fazla rahat olmaktan dolayı eleştiri toplayabilirsiniz. Zor yani.

Kilo vermeniz, yedikleriniz, içtikleriniz hepsi birer tartışma konusu artık.

Sokakta gördüğünüz, tanımadığınız insanlar bile uzaktan bir yorum yapar: “Şapkasını takın bebeğin. Hava bulutlu ama yine de güneş yakıyor” ya da “Çok rüzgar var. Arabanın önünü kapatsanız…”

Sizin bebeğiniz adeta onların da bebeği.

Bildiğim kadarı ile Afrika kabilelerinden çıkış yapmış ve bu durumu gayet iyi özetleyen bir deyiş var: It takes a whole village to raise a child!

Çocuğun doğduğu an, özel hayatın bitişi demektir sevgili dostlar 🙂

Babalar Okuyor!


Ne yani hep anneler mi okuyacak?

Ya da anneanneler?

Ya da babaanneler?

Babalar neden bu keyiften mahrum bırakılıyor?

Almışız kontrolü elimize bırakmıyoruz.

Halbuki onlar ölüp bitiyorlar (!) bir şeyler yapmaya çocukları ile baş başa…

Hayâl mi görüyorum?

Belki de…

Ama neden olmasın?

“Cık cık olmaz canım. Hangi baba gelip de okuyacak?” demeden önce, bir durun ve düşünün.

NEDEN OLMASIN?

Çok mu zor? Hayır değil.

Çok mu vakit alıyor? Yarım saat çoksa evet…

Maliyetli mi? Pek değil, en fazlası birkaç kitap almaları gerekir bızdıklara, o da onların yalvaran bakışlarından kendilerini kurtaramazlarsa…

İşlerine engel mi? Olmasın diye Pazar gününe koyduk ya!

Erken mi kalkmaları gerekiyor? Asla! Sırf onları düşündüğümüz için saat 13:00 diyoruz. Ne kadar düşünceliyiz değil mi?

Peki topu topu yarım saatlik okuma için millet gelir mi ki? Bu soruyu aklınızdan geçiriyorsanız bile sakın dile getirmeyin!!! Cık cık cık…

Yine de böyle düşünenler olabilir diye hemen belirtmek isterim: okuma sonrasında Sihirli Sayfa’nın “Sihirli” Ayşe’si, harika aktiviteler düzenleyecek. Atık malzemeler kullanacaklar, boyayıp, kesip yapıştıracaklar. Neler neler yapacaklar. Malzemeler hem bol hem de en kalitelisinden olsun diye, bızdıklar rahat rahat kullansın diye Ayşe ufak bir ücret talep edecek, aktiviteye katılanlardan. Yanılmıyorsam 20 YTL gibi bir rakam olacak.

Efendim fikir nasıl oluştu?

Aslında benim bu Perşembe okuma saatlerime haklı olarak yoğun çalışan veya Bebek’ten uzakta oturan annelerden haftasonu talepleri gelmeye başladı. Ayşe’nin de babalı-çocuklu sanat aktivitesi projesi vardı. Biz de ikisini birleştirelim, gelen bızdıklara hem kitap okuyalım hem de isteyen okumayı takiben aktiviteye katılsın dedik.

Perşembeleri de okuma sonrası minik bir aktivitemiz oluyor ama onu daha kısa süreli tutuyoruz ne de olsa akşam saati, yemek, banyo zamanınının öncesi. Bızdıkları evlere çok da geç yollamak istemiyoruz.

Ama haftasonu bol vakit var. Rahat rahat kitaplarını dinleyip, sonra da aktiviteye katılabilirler.

İşte böyle efendim 🙂

İlk gönüllü babamız Mayacığın okulundan. Ona madalya vermeyi düşünüyorum. İlk olmak cesaret ister 🙂 Borkan Bey’e buradan da teşekkür ve tebriklerimi sunuyorum.

Özetle:

Bu Perşembe saat 16:30’da
Bu Pazar saat 13:00’te Sihirli Sayfalar’dayız.

Herkese bol kitaplı, bol keyifli bir hafta diliyorum 🙂

Bir Okuma Saati Daha Yaşandı
Bir Okuma Saati Daha Yaşandı

Ba-yı-lı-yo-rummmmm…

Neye mi?

Herşeye.

O günün sabahı karnımdaki kelebeklere…

Vakit yaklaştıkça kalbimin giderek yükselen sesine…

Aynadaki heyecanlı yüz ifademe…

Sihirli Sayfalar’a adım atarken adımlarımın hızlanmasına… (daha&helliip;)

Paylaşmayı Öğrenmek

Yapılan araştırmalar paylaşmanın aslında insanın doğasında olmadığını, sosyal anlamda “öğretilen” bir şey olduğunu belirtir. Öncelikle biz ebeveynler çocuklarımıza paylaşmanın “güzel” bir şey olduğunu öğretmeye çabalarız.

Hatta onları zorladığımız anlar da olur. Onlar içinse eşyaları son derece kıymetlidir. “Senin oyuncağın benim oyuncağım. Benim oyuncağım yine benim oyuncağım” felsefesini benimsemiş çocuklara aksini anlatabilmek zor ve zaman isteyen bir çalışma sevgili dostlar.

Bu sadece çocuklar için böyle değil tabii. Bazen büyükler de paylaşmaktan çok haz etmiyorlar. Buna en güzel örnek – eğer seyrediyorsanız – Friends dizisinin bir bölümündeydi.


Gruptaki en çocuk kalmış karakteri canlandıran Joey’nin vazgeçemediği iki şeyden biri kızlar, ikincisiyse yemektir. Meşhur kız tavlama anlarından birinde, potansiyel kız arkadaş hayatının hatasını yaparak, Joey’nin kendisi için sipariş ettiği yemeğin tadına bakmak ister. Birkaç manevradan sonra başarılı olamayıp yemeğini kaptıran Joey, iyice sinirlenerek, “JOEY YEMEĞİNİ PAYLAŞMAZ!” diye bağırır ve tabii bu da ilişkinin sonu demek olur 🙂

Bizim ailede kıyafetler elden ele dolaşırdı. Anneannem anneme, annemden bizlere; büyük teyzem adaş kuzenim Defne’ye, ondan ablama ve en nihayetinde bana ulaşırdı elde ne varsa. Biz böyle elden ele dolaştırmaya çok alışık olduğumuz için hâlâ kullanmadığımız kıyafetlerimizi verecek uygun kişiler ararız. Kimisi almak istemez kullanılmış kıyafeti ya, (gerçi şimdi ikinci el mağazaları bile var) işte biz onlardan değiliz. Alışığız elden ele dolaştırmaya.

Bu da bir paylaşım yöntemi aslında ve çocuklarımıza öğretilmesi gereken bir davranış şekli. Şimdi ailemizin en küçüğü Maya’nın kuzeni Ceylin olduğu için, Maya her küçülen eşyasını Ceylin’e ayırıyor gururla. Çünkü bu Maya’nın büyüdüğünün bir göstergesi ve ailede artık en küçük o değil diye pek bir mutlu 🙂

Çok uzattım ama aslında gelmek istediğim nokta biraz bilgi aktarmak, herkesin işine yarar düşüncesiyle.

Artık kullanmadığım ve ailede de kimsenin ilgi göstermediği (İş tersine döndü, şimdi ben anneme ya da ablama verebiliyorum kullanmadıklarımı, hatta bazılarını babam bile kullanıyor!!! Nasıl olur demeyin oluyor, kocaman hırkalar falan tam ona göre) kıyafetleri toparlayıp Acil İhtiyaç Projesi Vakfı‘na gönderiyorum normalde. Onlar kıyafetleri ülkenin çeşitli illerinde ihtiyaçlı olanlara ulaştırıyorlar. Tabii sadece kıyafet değil, her türlü malzeme için gerekli ulaşımı gerçekleştiriyorlar. www.aipvakfi.org

Ancak bir grup eşyam var ki, inancım, bu vakıf aracılığıyla ulaştırılan kişilerin pek de işine yaramayacağı yönünde. Neler mi? Mesela tayyörler, eşimin takım elbiseleri, şık elbiseler, vs. Yani zamanında iş hayatımızda kullanmış olduğumuz, ancak senelerdir dolap bekleyen, öte yandan gayet iyi durumda olan kıyafetler. Hani insanın pek de kıyamadığı, kimselere vermeye elinin gitmediği eşyalardan bahsediyorum. Öte yandan eşyalar belli ki kullanılmıyor ve kullanılmayacak. Boşu boşuna dolapları doldurmaya devam edecek. Acaba nereye yollasam, kime versem diye düşünürken imdadıma İpekciğim yetişti. Onun sayesinde Marmara Üniversitesi‘nin dükkânından haberdar oldum.


Marmara Üniversitesi’nde yaklaşık 51,000 adet öğrenci varmış. Bu öğrencilerin büyük çoğunluğunun maddi imkânı çok iyi değilmiş. Bu nedenle destek amaçlı bir mağaza açmışlar okulun içerisinde. Bu mağazada ev eşyasından, kıyafete kadar her türlü bağışlanmış ürün satışta. Satışta derken fiyatlar 1.5 ile 5 TL arasında! Yani amaç alınan malın karşılığında bir ödeme yapılmış olması ki ben bunu çok mantıklı buldum.

Burada yine öğrenciler çalışıyor, maaş alıyorlar. Örneğin dersleri öğledensonra olan bir öğrenci sabah 09:00-12:00 arasında mağazada çalışıyor, ardından derslerine giriyor, hem de para kazanmış oluyor.

Eve çıkanlar için ev eşyası lazım oluyor, iş görüşmelerine gidecekler için takım elbise ya da güzel bir etek gerekebiliyor.

Gelen mallar elden geçiriliyor. Özellikle kıyafetlerde bazen kişiler ellerinde kullanılmayan ne varsa yolluyormuş. Bunlardan bazıları pek iyi durumda olmuyormuş. Onları ayıklıyorlar ve Darülaceze’ye yolluyorlar. Yani her türlü değerlenmiş oluyor eşyalar.

Kimler eşya yolluyor/getiriyor diye merak ettim. Gönüllü derneklerden, üniversite personelinden, öğretim görevlilerinden ve bizim gibi dışarıdan kişilerden eşya geliyormuş.

Sevgili eşimle topladık kullanmadığımız cicilerimizi, Marmara Üniversitesi’ne haber verdik (Tel: 0216-3383869 Dahili 148) Resmi araçla geldiler, kapımızdan aldılar. Avrupa yakasındakiler için haftada bir gün (Çarşamba) alım yapılabiliyor ancak Asya tarafı için çok daha hızlılar.

Hem eşyalarımızın başkalarının işine yaramasından, hem doğru bir adrese yollamış olmaktan ötürü mutlu olduk. Üstüne üstlük dolaplarımız hafifledi, gereksiz eşyalardan kurtulmuş olduk.

Siz de hafiflemeye ne dersiniz? Bahar da geldi zaten…

İmkansız(!) Periler

Geçen hafta peş peşe mailler gelmeye başladı, önce sevgili Begüm’den, ardından başka yakınlarımdan – “İmkansız(!) Periler…” kitabının satışı ile ilgili olarak.

Belki sizlere de gelmiştir, hatta kitap şu an evinizde okunmuş bitmiştir bile.

Bilmeyenler için baştan başlayayım:

Hepimizin saygıyla andığı, bu ülkede yetişmiş tartışmasız en kıymetli, en üretken insanlardan birisi olan Prof.Dr.Türkan Saylan hakkında, ölümünü takiben bir gazetenin yazdığı, insanın tüylerini ürperten, midesini bulandıran bir yazıya karşı bir protesto ve Sayın Saylan’ın bebeği Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘ne yardım amaçlı bir kampanya ile ilgiliydi gelen mail.

Bana düşen kitabı hemen almaktı. Öyle de yaptım. Kitap sadece D&R;’larda satılıyor. (Kitap dağıtımı için sponsor olduklarından olsa gerek.)

Bana düşen ikinci görev de sizlere 0 km.bızdıklar sayesinde bu duyuruyu yapmaktı. Onu da şimdi yapıyorum.

Benim burada üzerinde durmak istediğim, Sayın Saylan’a yapılan saygısızlıktan da öte, ne kadar kıymetli bir çalışma yapıldığından sizleri haberdar etmek aslında.

“İmkansız(!) Periler…” METRO Group liderliğinde okutulan 1,000 kız çocuğunun hikayesini anlatan bir kitap. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Sayın Türkan Saylan’ın yönlendirmesiyle ilk etapta 100 çocuğa destek vermeye başlayan METRO Group, kademeli olarak bu sayıyı 1,000’e çıkartmış.

Bu kitap ise, METRO çalışanlarının bu çocukları ziyaret etmesiyle oluşmuş. İşte o çocukların tek tek hikayesi, resimleri ve yaşadıkları derlenmiş toparlanmış, bizlere sunulmuş. Ben okudukça hem üzüldüm – çocukların bu kadar zor şartlarda yaşamalarına, hem de sevindim – ileri görüşlü, açık fikirli, onları destekleyen aileleri olduğu için.

Kitabın geliri ÇYDD’ne bağışlanacak. Eğer tükenmediyse hemen almanızı tavsiye ederim.

Kitabın arka kapağı da bence çok etkileyiciydi. Sizlerle paylaşmak istiyorum bir fikir vermesi açısından:

Hayat her pencereden farklı gösteriyor kendini bize…
Yeşil, kırmızı, tozpembe ve canlı renkler “imkânı” olanın her zaman yanında.

Peki, ya “imkânı” olmayanlar?

Onlar siyah ve beyaz arasında mahkûm bir hayat sürüyorlar…

Yokluklarla ve yoksullukla bezenmiş bir hayatın içinde imkânsız başarılar kazanan Perilerin hikâyesine şahit olacaksınız…

Aslında “imkânsız” denilen duygunun kendi içimizde yarattığımız bir perdeleme olduğunu anlayacaksınız…

Doğanın dengesine inat, zorluklarla mücadele eden ve her birinin ayrı masalsı hikâyesi olan İmkânsız(!) Periler… unuttuğunuz değerleri size tekrar hatırlatacak…

İşte yaşamın gerçek Perileri ve imkânsızı başarmanın hikâyesi…