Defne'nin Kitapları Yeni Web Siteme hoşgeldiniz.. Çılgın Sörfçüler, Renkgiller, Burcu ve Berk ile ve daha fazlası ...
Başarısızlık İçin 10 Emir – 1

Bir süre önce bu harika kitabı çok sevdiğim bir akrabam yolladı bana.


Coca-Cola‘nın efsanevi başkanı Donald R. Keough‘un kaleme almış olduğu ve önsözünü Muhtar Kent‘in yazdığı kitabın ismi İş Yaşamında Başarısızlık İçin On Emir.

Anlatılanlar her ne kadar iş hayatını kapsasa da, aslında gündelik hayatta da örnek alabileceğimiz konulara parmak basıyor diye düşündüğümden burada sizlerle  paylaşmak istedim.

İlk beş emir bu yazıda, ikinci beş emir bir sonrakinde olacak. Sizleri fazlasıyla uzun bir yazıyla sıkmak istemiyorum zira. 

 

BAŞARISIZ OLMAK İSTİYORSANIZ…

Birinci Emir – Risk Almaktan Vazgeçin

Gündelik hayatta da öyle değil mi? Eğer renkli bir yaşam sürdürmek istiyorsak, ama ufak, ama büyük çeşitli riskler alırız. Aksi takdirde son derece monoton, sıradan, bize heyecan vermeyen, gelişmemize katkıda bulunmayan bir hayat içerisinde akıp gideriz.

Tanımadığınız bir ülkeye yaptığınız bir seyahat, yeni açılmış bir mekanda yediğiniz bir yemek, ilk defa deneyeceğiniz bir spor dalı, çocuğunuzla yapılan ilk uzun uçuş, bebeğinizi arabaya bindirip ilk defa baş başa bir yerlere gittiğiniz o unutulmaz gün,… Ve daha pek çokları. Bunların hepsi alınan minik riskler.

Bir restorana gittiğinizde yeni bir lezzeti keşfetmek bazen sizi aç bıraksa da, yine de heyecan verici bir risktir aslında.

Riskleri alıp, hayatını renklendiren kişiler, yeniliklere açık olanlar, attıkları her adımda diğerlerinden önde oluyorlar bence. En azından hayatı gerçekten yaşıyorlar, kenardan seyretmektense…

Hayatı ıskalamak için kesinlikle risk almayın!

İkinci Emir – Esnek Olmayın

Kitapta da belirtildiği gibi, risk almamak ve esnek olmamak yakından ilintili ancak aralarında ufak bir fark var. Esnek olmayan insanlar risk almaktan korktukları için değil, kendi doğrularına sonuna kadar inandıkları için esnek olmuyorlar.

Hayatta da bu tarz insanlar karşınıza çıkmaz mı? Kendi bildiği doğrunun evrensel doğru olduğunu düşünen, buna gönülden inanan ve aksini savunan kişiyi dinleme ihtiyacı bile duymayan, kulağı her türlü farklı fikre kapalı kişiler…

Nasıl bir özgüvendir ki insanı kör eder? Ne kadar yanlış bir özgüvendir ki bu, insanı hatalara sürükler ve sürükler ve sürükler,…

Öncelikle kendi kendimizi analiz etmeliyiz aslında, bizler nasılız konu esnek olmaya geldiğinde? Çünkü bazen insan gerçekten kendini dışarıdan görüldüğü gibi göremiyor. Tarafsız olamıyor.

Yeni nesiller için ise esnek olmak her anlamda çok önemli. Pek çok dilin konuşulduğu, dünyanın giderek küçüldüğü, ülkelerin pek çok işi birlikte yaptığı bir ortamdan bahsederken, esnek olmayan bir kişinin barınması ve başarılı olması söz konusu bile olamıyor.

İnsanlarla anlaşmak istemiyorsanız, anlamak ya da anlaşılmak umrunuzda değilse, o zaman kesinlikle esnek olmayın!

Üçüncü Emir – Kendinizi Uzaklaştırın

Tarsus’ta okumuş, okul itibari ile Amerikan sistemi ile gençlik yıllarını geçirmiş, ancak Mersin’de yaşamanın getirdiği bahçe, köylü, bahçeci, kapıcı çocukları, mahalle arkadaşlıkları gibi pek çok seçeneğin bulunduğu karışık bir toplumdan çıkmış olmanın avantajını yaşadım hep.

Benim en iyi arkadaşlarım arasında apartmanımızın kapıcısının iki kızı da vardı, Mersin valisinin kızı da… Hocalarımız Amerikalı, İngiliz, Hawaii adalarından, Alman ya da Ganalı olabiliyorken, aynı zamanda Tarsus, Kıbrıs, Mersin, Antakya ya da İskenderun’dan da olabiliyordu.

İşte bu karışıklık, benim hayatta her türlü insanla rahat bir iletişim kurmamı sağladı. Turizm ile uğraşırken, minibüs, otobüs şirketleri ve şoförlerle rahatlıkla iletişim kurardım. Hiç kendimi kastığımı hatırlamıyorum. Onlardan biri olurdum.

Staj yaptığım Hilton’da servis elemanı olarak çalışırken, diğer garsonlar benim en iyi öğretmenlerimdi. Ben Bilkent’te okuyorum diye kasılmadım asla. Tam tersi onların öğrettiklerini tüm kalbimle dinledim, onların tecrübelerinden faydalanmaya çalıştım.

İnsan kendini kendi ile aynı “sınıfta” görmediklerinden soyutlayınca aslında hayattan da soyutlanıyor. Her mesleğin, her kişinin bir kıymeti var. Yeter ki niyet iyi olsun. Bunu böyle görüp, iletişimi buna göre kurmak bana sadece kazandırdı. Umarım ki kızım da bir kozanın içinde olmayacak ve farklı yapıda, farklı geçmişi olan, farklı hayatlar süren kişilerle rahatlıkla anlaşabilecek.

Ama siz kendinizi herkesten farklı ve onlardan özel görüyorsanız, başarısızlık için önemli adımlardan birini atıyorsunuz demektir!

Dördüncü Emir – Yanılmaz Olduğunuza İnanın

Hayatta bir kişinin hatalı olduğunu kabul edip, karşısındakinden özür dilemesi kadar kıymetli bir hareket var mıdır? Bu bana özür dileyen kişi adına onun ne kadar kendine güveni olduğunu düşündürür. İçimden tebrik etmek gelir.

Fark ettiniz mi hiç bilmiyorum, bazen tartışmalar uzar gider ve öylesine uzar ki ilk başlangıç noktasının ne olduğu bile unutulur. Ne zaman ki iki taraftan biri içtenlikle özür diler, işte o zaman iş tatlıya bağlanır çünkü en sihirli sözcük sarf edilmiştir.

Yanıldığını kabul edebilmek, bir olgunluk göstergesi…

Ama “Kim takar olgun olmayı, ben asla hata yapmam!” diyorsanız, buyrun sizi kaybedenlerin masasına alalım…

Beşinci Emir – Faul Çizgisine Yakın Oynayın

Benim gibi futbol özürlü bir kadının bu başlığı ilk anda anlayabildiğini sakın düşünmeyin…

Fakat bu bölümde yer alan bir söz çok anlamlı ve herşeyi özetliyor: Walter Cronkite demiş ki: “Başarı, ilkelerinizi çiğnemeden elde ettiğiniz zaman daha kalıcıdır.”

Bir düşünün; hile, torpil, yalan, dolan ile elde ettiğiniz bir “başarı” ne kadar kendi başarınızdır?

Sporda bile kendi çabasıyla, senelerce yapılan antremanlar sonucu kazanılan bir madalya ne kadar bir sporcuya mutluluk ve gurur veriyorsa, hormon takviyeleriyle kazanılan bir başarı o kadar içten içe gerçek gelmiyordur.

Yine bu bölümde çok kıymetli olduğunu düşündüğüm bir sözle bu yazıyı tamamlıyorum. İş hayatı odaklı olsa da eminim sizler gündelik yaşantınızdan da parçalar bulacaksınız bu sözü okuyunca – en azından düşünmeye değer…

Yöneticilerin kaygısı işleri doğru yapmaktır, önderlerin kaygısı doğru işleri yapmaktır.” – Anonim

Siz oyunun neresindesiniz?

Sevgiden Doğan Güç : Annelik
Sevgiden Doğan Güç : Annelik

Anneler günü ilk nasıl başladı hiç merak ettiniz mi? Ben biraz araştırdım. Aslında ilk ufukta görünüşü oldukça eskilere, Yunan mitolojisinde tanrıların annesi Rhea için düzenlenen bahar bayramına uzanıyor.

Ancak bizim anladığımız anlamda anneler gününü ilk defa Amerikalı öğretmen Anna Javis başlatmış. Kendisinin çok düşkün olduğu ve son zamanlarında hasta olan annesinin ölümü ile çok sarsılan Javis, tüm anneler için özel bir kutlama, bir anlamda yaptıkları için teşekkür edilebilecek bir gün olması gerektiğini düşünmüş.

Gerekli finansal destek sağlanınca ilk anneler günü 10 Mayıs 1908’de bir kilisede 407 çocuk ve ailesinin katılımıyla gerçekleşmiş.

Ardından Anna Jarvis bu günü Amerikan senatosunda onaylatmak istemiş. Çok başarılı bir kampanyanın ardından 8 Mayıs 1914’te senato anneler gününü her senenin ikinci Pazar günü olarak kabul etmiş.

Gerçi sonraki dönemde bu özel ve anlamlı günün bir ticari unsur olarak ele alınması Javis’i çok mutsuz etmiş.

Türkiye’de ise anneler günü Türk Kadınlar Birliği’nin girişimi ve önerisi ile 1955 yılından itibaren kutlanmaya başlamış.

Kısa bir tarihçeden sonra, zamanımıza dönmekte fayda var diye düşünüyorum 🙂

Kızımız doğduktan kısa bir süre sonra, sevgili eşim bana ne hissettiğimi sormaya başladı. Yani bir anne olarak hayatımda, hislerimde neler değişmişti. Dünyaya getirdiğim bu minik varlık benim hangi duygulara kucak açmamı sağlıyordu?

Onun bu soruları bana sorduğu zaman henüz çok ama çok taze bir anne olduğum için cevap veremiyordum. Cevap veremediğim için de kendimi kötü hissediyordum.

“Ben bu kadar mı ruhsuz bir anneyim?”

“Hayatım da hiç mi değişiklik olmadı ki ben hislerimi anlatamıyorum?”

“Yoksa bir şey hissetmiyor muyum? Olamaz!!! Yoksa ben histen yoksun, donuk bir anne mi olacağım? Zavallı yavrucak…”

tarzı düşünceler peşi sıra aklımdan geçiyordu.

Bilmiyordum ki bu kadar taze olan bir konuda, hislerim de tarif edilemeyecek kadar yeni ve minikti.

Kızım doğar doğmaz filmlerde olduğu gibi gözlerimden yaşlar akıp, o bahsi geçen annelik içgüdüsü ile duygusal bir an yaşamamıştım. Evet gözlerimden yaşlar akıyordu ve evet müthiş duygusal bir an yaşıyordum ama bunun en önemli sebebi tam otuziki saat karnımdan çıkartmaya çalıştığım kızıcığımın sağ salim kucağımda olması ve benim acılarımın nihayet sonlanmış olmasıydı.

İlk ayların minimum iletişim ile geçtiğini hatırlıyorum. Yani benim anladığım anlamda iletişim:  yani konuşarak, yani anlatarak, yani gülümseyerek. Onun yerine bol ağlama (hem Maya, hem ben), bol acı (hem Maya, hem ben), bol uykusuzluk (hem Maya, hem ben), bol emzirme ve  bol bez değiştirme ile dolu günler yaşayan bir kişi annelik hissini nasıl tarif edebilir? Etse de pek de olumlu şeyler anlatmaz muhtemelen…

Fakat dört sene sonra tekrar bu soruyu düşündüğümde söyleyecek o kadar çok şeyim, kelimelere dökebileceğim o kadar çok hissim var ki…

Sevgili kayınvalidem ben hamileyken bana “Huzurlu son aylarını yaşıyorsun, kıymetini bil. Bebeğin doğduğu andan itibaren, kocaman bir insan olana kadar ve hatta sonrasında da aklın hep onda olacak.” demişti. O kadar haklıymış ki…

Eminim pek çok anne kendi çocukları adına hemfikir olacaktır benimle. Maya’ya duyduğum sevgi başka hiçbir sevgiye benzemiyor. Eşime olan aşkımdan üstün değil ama farklı, çünkü içerisinde koruma isteğini ve acıma hissini de barındırıyor. Benim için kızım saflığın ve doğallığın temsilcisi. Olduğu gibi. Düz, net, saf.

İnsanoğlu hep böyle kalsa diye düşünmeden edemiyorum. Hangi aşamada bu saflık, bu iyi niyet, bu netlik yok olmaya başlıyor diye sorup duruyorum kendime.

Arkadaşlıkta da netliği, düzlüğü, sadeliği seven bir insan olarak, kızımın ileride bu özelliklerini yitirmemesini diliyorum sürekli. Ama kuvvetli de olsun, ama tehlikeyi algılayabilsin, asla altta kalmasın, kendini ezdirmesin,… Aklını ve zekâsını aynı anda kullanabilsin… O kadar çok dileğim var ki onun için…

Bir anne olmak ne kadar çok duyguyu barındırıyormuş içerisinde.  Adeta bir gökkuşağı, mavi de var pembe de, yeşil de var sarı da,…

İnsanın kendini sonsuz yorgun hissettiği bir anda  minicik kollarıyla boynunuza sarılan bir çocuğun inanılmaz iyileştirici etkisini hissetmeyen anne var mıdır? Ya da kendi ellerinizle sağlığı için onu hemşirelerin  iğneleriyle delik deşik edeceği kliniğe götürmenize rağmen, yine de gözyaşlarını sizin kollarınızda akıtan, yine de annesine sığınmak isteyen bir yavrucuğun o gözyaşlarının kalbinize aktığını hissetmez misiniz?

Annelik nasıl bir güçtür ki bir ufacık öpücük tüm yaraları iyileştirir?

Annelik nasıl bir güçtür ki hayatta korkuların yenilebilmesi için ufacık bir destek vermesi yeterlidir?

Annelik nasıl bir güçtür ki adeta büyüdükçe ona olan ihtiyacımız artar?

Tüm güçlü, sevgi dolu, üretken, yapıcı annelerin anneler günü kutlu olsun!

Babab Kitap Oku!

Diğer yazılardan geçen haftaki “Babalar Okuyor!” günlerimizden görüntüleri sizlerle paylaşamadım.


Geçtiğimiz Pazar günü Antalya’dan özel istek üzerine (!) okumamızı yapan Çağdaş Bey, okumasını başarı ile tamamladıktan sonra kendisini dışarı “soluklanmaya” attı. Ama dönüşünde gaddar Defne onu hemen aktivite masasına yönlendirdi. Yüzümde en şeker ifademle (ne de olsa ilk defa tanışıyoruz, en cici halimde olmalıyım), “Babalar aktiviteye katılıyorlar” dedim. Allahtan hiç tereddüt etmeden Ece’nin yanına gitti de ben de babaların olduğu masayı fotoğraflayabildim.



Bu arada şimdi biz böyle baba da baba dedikçe bızdıklarını getirmek isteyen anneler gelmemezlik etmesinler. Sadece tercihen eşlerini de yanlarında getirsinler ki, baba-çocuk olabilsin bızdıklar. Gerçekten çok hoşlarına gidiyor bir babanın kitap okuması, aktivitede onlarla olmaları. (Bence biz annelerden birazcık sıkılmış olabilirler…)

Çok güzel el kuklaları yaptılar.

Hava çok güzeldi. Eh parka gidelim dedik fakat gerçekten iğne atsak yere düşmeyecek. Çok dayanamadık…

Bir önceki hafta benim Sapanca kaçamak haftamdı. Ama sağolsunlar bana hem okuma ile ilgili hem de aktiviteden resimler geldi.


Görünüşe göre çok keyifli geçmiş. Aktivitede kokarca yapmışlar!!!

Bu hafta anneler günü olduğundan babalar okumayacak, eşleri için bızdıklarla program yapıyor olacaklar. Onları okumayla meşgul etmek istemeyiz. Ancak sonraki Pazar için gönüllüler beklenmekte…

Herkese harika bir Pazar dilerim 🙂

Bir Doğumgününün Ardından
Bir Doğumgününün Ardından

Üzerimde tatlı bir yorgunluk, yüzümde hafif bir gülümseme…

Cumartesi akşamki görüntüm genel hali ile böyleydi işte.

Yarı savaştan çıkmış, yarı keyif sarhoşu bir görüntü…

Mayacık dört yaşını doldurdu. (daha&helliip;)

Okuma Saatleri Duyuluyor!
Okuma Saatleri Duyuluyor!

Evet evet çok heyecanlıyım. Okuma saatlerimiz daha geniş kitlelere yayılmaya başladı.

Öncelikle Nisan ayında iki tane çok güzel internet sitesinde yer aldı.

İlki Urban Lulu ve ikincisi Çocuk Vizyon olmak üzere, bu önemli iki site bize yer verdiler. (daha&helliip;)

Bir Dilek Tutsam

Bir dilek tutsanız ilk ne olurdu? En başta, ilk anda aklınıza gelen şey nedir? Sizce bu hayatta sizi en çok ne mutlu eder?

Sağlık?

Mutluluk?

Başarı?

Ekonomik refah?

Huzur?

Güzellik?

Ne zor bir soru değil mi? İnsanın bir tane dilek dileme şansı olsa, ne dileyeceğini şaşırıyor. Aklına pek çok dilek geliyor, pek çoğu diğeri olmadan bir işe yaramıyor. Sadece sağlık yeterli mi mesela çok fakirseniz?  Ya da çok zenginlik mutluluk mu demek, eğer sağlığınız tehlikedeyse?

Bir Dilek Tut’tan bahsetmiştim size birkaç yazı öncesinde.  İşte Bir Dilek Tut, 3-18 yaş arası hayati tehlike taşıyan bir hastalığa sahip çocukların dileklerini  yerine getirmek ve bu şekilde onları daha fazla hayata bağlamak üzere kurulmuş. İşleri zor.  Çünkü pek çok aile maddi yardım ya da ihtiyaç karşılanması beklentisi içerisinde. Zor durumda olan çocuklarının ne hayal ettiği öncelikli değil, daha önemli sıkıntıları var zira.

Ama bence burada yapılmaya çalışılan çok çok önemli. Pek çok hastalık olumlu bakış açısı ve yapıcı bir yaklaşımla sağlığa dönüşebiliyor.  Öyle olamasa bile o kısacık zamanda bir miniğin hayal edebilmesi ve bunun gerçekleşmesi kadar güzel bir şey var mı sizce?

Bugün özel bir gün. Size bahsetmiştim, ilk dilek gerçekleştirileli tam 30 sene geçmiş. Bugün “29 Nisan Dünya Dilek Günü”…

Türkiye ve pek çok ülkede kutlanıyor.

Ben de bugün bu güzel derneğe birazcık da olsa yardım edebilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. 

Bugün benim görevim Ortaköy’de dernek adına tanıtım yapmaktı. Benim gibi iki gönüllü daha Ortaköy’deydi. Ortaköy’ü bana sunulan seçenekler arasından seçtim. Diğer bölgelere göre evime yakın, Sihirli Sayfalar’a yakın (malum bugün okuma saatimiz var),… Zaten nereyi istesem onlar için uygun, her türlü destek kucak açılarak karşılanıyor sonuçta.

Yapmamız gereken, bugüne özel hazırlanmış broşürleri ve yaka iğnelerini (çok güzel mavi bir yıldız) karşılaştığımız kişilere vermek, iğneleri takmalarını sağlamak ve dernek hakkında bilgi vermek. Para istemek yok, kontakt bilgisi gibi şeyler istemek yok, uzun anketler doldurtmak yok,  kayıt almak yok,… Gayet masum bir çalışma.

Ben öyle düşünüyorum ama halkımız fazlasıyla tedbirli (!)…

Çoğu kişi benim onlara doğru bir adım atmamla birlikte, benden kaçmaya çalışıyor. Yarım yamalak dinliyor, söyleneni duymuyor bile. Yüzlerinde garip ifadeler.  “Konuş konuş heyecanlı oluyor” tarzı daha ukala olanlarından, “Ayyy gene mi tanıtım, bıktım, duymak istemiyorum” şeklinde bıkkın olanlarına, gördükleri an cüzzamlı gibi kaçışanlarına,… Çeşit çeşit, cins cins,…

Hatta bir aşamada birisi bana öyle ters davrandı ki, oradaki kahvede çalışan eleman bile bana acıdı da yanıma gelip “Abla sen üzülme, ver bana bir rozet daha, ben birilerine takarım. İnsan mı bunlar?!!” diye beni teselli etmeye çalıştı 🙂

Bu arada ben de kendi adıma bu tecrübeden bir ders çıkartmadım değil. Ben de eminim hiç tanımadığım, elinde bana doğru uzatmış olduğu bir rozet, broşür veya benzeri bir eşya ile yaklaşan bir kişiyi çoğu zaman dinlemiyorumdur.  Hiç bir zaman ters ya da aşağılayan bir tavır içinde olmam zira biliyorum ki onlar da bir iş yapma derdinde. Ama dinlemediğim çok olmuştur.  İnsan ancak kendini o konumda bulunca işin iç yüzünü anlayabiliyor.

Ha, hakkını yemeyelim, gayet güzel dinleyen, rozetini yakasına takan, hatta bizi görünce kendiliğinden gelenler de oldu. Anlattıklarımızı “duyanlar” bize teşekkür ettiler.  Nasıl destek olabileceklerini sordular.  Başkalarını getirip, onlara da rozet taktıranlar oldu.

Saat 16:15 gibi koşar adımlarla oradan ayrılıp, okuma saatimize yetiştim. Bu sefer ben okumayacağım, ENKA Okulları Anaokul Kütüphanesi Öğretmeni Ebru Hanım okuyacak. Ama olsun, ben ön ayak olmuşum, Ebru Hanım gönüllü olmuş, mutlaka orada olmalıyım.

Okuma saati ve aktivitemiz bitip de tam Ortaköy’e dönecekken, oradaki arkadaşlardan telefon geldi. Kısa bir süre sonra aktiviteyi sonlandıracaklarını anlattılar bana. Ortaköy halkı ve ziyaretçileri tam bir hayal kırıklığıydı. Kimse ilgilenmiyordu ve daha fazla orada vakit geçirmeye gerek yoktu.

Böylece bugünlük yardımım sona ermişti.

Kızıcığımı okumadan alıp, eve doğru giderken düşüncelere daldım.  Bu vatanın çocukları için bir şey dilesem, ne dilerdim? Herhalde bugünkü tecrübeden sonra daha duyarlı yetişkinler dilerdim.

Ya siz ne dilerdiniz?

Ne Zaman, Nasıl, Neden???

Hayatta elimizi attığımız her şeyin, yapılan her hareketin bir “ilk” hali vardır ya, işte ben bu “ilk”leri çok merak edenlerdenim. Bir şey nasıl ilk ortaya çıkmış, ilk keşifler nasıl olmuş,  bazı hareketlerin ortaya çıkmasındaki neden acaba nedir tarzı sorular kafamı kurcalar. İlkler beni meraklandırır ve o ilki yaşayan kişiler adına heyecanlandırır.

Bu nedenle de arada bu tarz bilgiler içeren kitaplar alırım. Bunlardan biri “The Book of Origins”, Trevor Homer tarafından hazırlanmış, oldukça kapsamlı bir kitap. Bir solukta okunmaz böyle kitaplar, yavaş yavaş, bölüm bölüm okunmalı, hakkı verilmeli. Bizim evdeyse bazen sadece merak ettiklerimizi araştırdığımız referans kitapları olarak okunurlar.

Geçenlerde gelen Hillsider dergisinde  Naz Öke tarafından kaleme alınmış yazıda da çeşitli konuların kökenine inilmiş, nedenleri, nasıl çıktıkları araştırılmış. Ben bunlardan bana en çarpıcı gelenleri seçtim, olduğu gibi sizlerle paylaşmak istedim. Merak edenlere…

NEDEN ZAMK HER YERE YAPIŞIR DA KENDİ ŞİŞESİNİN İÇİNE YAPIŞMAZ?

Bir damla su alıp, açıkta bir yere koyarsak kurur değil mi? Ama aynı damlayı su şişesinde bırakırsak, buharlaşmaz… Zamkın da yapıştırması için, hava ile temasa ve kurumaya ihtiyacı vardır. Eh, hava da bir tüpte ya da şişede bütün miktarı kurutacak kadar yok tabii…

BİRİNE KIZINCA (ORTA) PARMAK GÖSTERMEK DE NEREDEN GELİYOR? NE AYIP!

Yüzyıl savaşları sırasında (1337 ile 1453 arasında, yani aslında 116 yıl sürmüş), İngiltere ve Fransa birbirine karşıymış. Fransızlar İngiliz okçuları ele geçirdiklerinde ve savaşta esir aldıklarında, bir daha yay çekip, ok atamasınlar diye orta parmaklarını keserlermiş. Savaştan önce iki ordu karşı karşıya geldiklerinde, İngiliz okçular, Fransız askerlere orta parmaklarını göstererek, hâlâ ok atabildiklerini ve onları darmadağın edeceklerini ima ederler, sıkıysa gelin kesin diye kışkırtırlarmış. Yavaş yavaş yayılan bu el hareketi,  bizim kültürümüze de girmiş durumda.

DENİZCİ KAZAKLARI NEDEN HEP ÇİZGİLİ OLUR?

Çizgili denizci giysilerinin kaynağı Bretanya (Fransa’nın batı bölgesi). 18.yüzyılda, bu bölgeden İngiltere’ye sarımsak ve soğan satmaya giden denizcilerin giysisi olarak ortaya çıkmış. 70’lerde Deniz Kuvvetleri’nin tercihi olmuş, ardından da bütün denizciler bu örneği izlemiş. 27 mart 1858 tarihli bir resmi belgede Fransız Deniz Kuvvetleri erlerinin giysileri listesinde “lacivert-beyaz çizgili triko”da var. Denizciler bu seçimi, denize düşen adamın daha iyi görünebildiği gerekçesi ile açıklıyorlar.

ISIRGAN OTU NEDEN ISIRIR?

Isırgan otunun sapı ve yaprakları incecik tüylerle kaplıdır. Bu tüylerin kökü formik asit içeren kanalla temastadırç Dolayısıyla cildimiz ısırgan otuna değer değmez yanma duyarız ve bu kaşınmaya dönüşür. Isırgan otu kurumuşsa ısırmaz…

NEDEN RAP’ÇİLER BİR PAÇALARINI YUKARI KALDIRIR DA GEZER?

Bu adet Afro-Amerikalı rap’çilerden çıkmış. Esareti yaşamış halklarının anısına, ayak bileklerindeki zincirleri hatırlatmak için bir paçalarını kaldırmışlar. Aşağıda duran diğer paça ise, esaretten kurtuluşlarının vurguluyor ve bugünkü özgürlüklerini simgeliyor.

NEDEN KADINLAR BİR TÜRLÜ AĞIZLARI KAPALI OLARAK RİMEL SÜREMEZLER?

Tabii ki kadınlar aynanın karşısına güzel olmak için geçiyorlar ama rimel sürerken pek öyle olmuyor… Bu refleks mekanik bir rastlantıdan ibaret. Ağzımızı O şeklinde açınca başka bir refleks tamamen duruyor: göz kırpmak… Eh, bu durumda kadın ya da erkek, kim olursa olsun, rimel sürmek için ağzını açması çok doğal değil mi?

TİYATRODA PİYES BAŞLAMADAN ÖNCE NEDEN ÜÇ VURMA SESİ DUYULUR?

Üç vuruş, piyesin başlayacağına dair seyircinin dikkatini çekmek içindir, özellikle perdeli sahnelerde.
Üç vuruştan birinin kral için, ikincisinin kraliçe, üçüncüsünün de seyirci  için olduğu söylenir.

TREN RAYLARININ ALTINDA NEDEN ÇAKIL TAŞLARI OLUR?

Tren raylarının altındaki çakıllara balast denir. Balast, trenlerin geçişi ile oluşan zorlamanın zemine zarar vermemesini sağlar ve çökmeyi önler. Ayrıca rayları taşıyan traverslerin sağlamca oturmasına da yarar.

DENİZ KABUKLARININ İÇİNDE NEDEN DALGALAR DUYULUR?

Bu ses efekti hava akımı ile ilgili değil. Çünkü deniz  kabuklarının labirentinin tek kapısı var. Ayrıca iç bölümün basıncı dış basınç ile eş… Ha, en kesif sessizlikte bile duyduğumuz nedir o zaman? Dalgaların değil ama kendi kan dolaşımımızın şarkısı…

NEDEN “PARMAĞINLA GÖSTERME ÖYLE, ÇOK AYIP” DENİR?

Bebekler daha konuşmayı doğru dürüst beceremezken istediklerini parmakla gösterince iyi de, neden azıcık büyüyünce birini parmakla göstermek ayıp oluveriyor diye düşünebiliriz. Cevap geçmişten geliyor. Eski zamanlarda işaret parmağını birine doğru yöneltmek, büyücülerin, cadıların kurbanını lanetlemeleri  ile bağdaştırılıyormuş. O zamanlar, olur da büyücü, cadı zannedilirler diye çocuklara bu hareketi yapmamaları öğretilirmiş. Zamanla bu hareket “çirkin”, “ayıp” diye nitelendirilir hale gelmiş.

OLİMPİYAT HALKALARI NEDEN 5 TANEDİR?

Olimpiyat bayrağında beyaz zemin üzerinde 5 değişik renkte halka var. Bu bayrak olimpiyatların evrenselliği ilkesini simgeliyormuş. Hangi ülkenin bayrağına bakarsanız bakın, olimpiyat bayrağındaki unsurlardan en azından bir tanesini buluyoruz, ya halkalardan birinin biçimi ya da rengi ya da en azından beyaz yüzey… Her halkanın bir kıta simgelediği düşüncesi yanlış bir inançmış.

NEDEN EL SIKIŞIRIZ?

Çok eskilerden gelme sembolik bir adet. İki kişi karşılaştığında, silahsız olduklarını ve barışçı nedenlerle yaklaştıklarını belirtmek için el sıkışırlarmış.

NEDEN AT NALI UĞUR GETİRİR Kİ?

Eskiden metal pahalı bir malzemeymiş. Bütün atlar nallı değilmiş, sadece hali vakti yerinde olanlar atlarını nallattırabiliyormuş. Bu yüzden atın ayağından düşen nalı bulan kendini şanslı sayıyormuş. Çünkü demirciye götürüp istediği parça eşyayı yaptırabiliyormuş.

NEDEN KADEH TOKUŞTURURUZ?

Bardakları tokuşturma ortaçağa uzanıyor. O zamanlar herkes zehirlenmekten korkar ve herkesten şüphelenirmiş. Gerçekten de zehirli cinayetlere çok rastlanıyormuş. Bu yüzden feodal efendiler güven sağlayıcı bir adet edinmişler. İçmeden önce her bardağın içindeki sıvıdan biraz diğer bardağa dökerek zehir olmadığını kanıtlıyormuş. Bu hareket sonradan tokuşturmaya dönüşmüş.

Dileklerimiz Olmasa

Geçenlerde Maya ile bir kitap okurken, kitaptaki bir ayının dilek tutmasıyla ilgili bir cümle vardı. Maya’da hemen bana dönüp “Annecim, dilek nedir?” dedi.

Ben de ona “İstediğin bir şeyi düşünürsün ve olmasını hayal edersin. Mesela doğumgününde sana alınmasını istediğin bir hediyeyi düşünüp, isteyebilirsin. Bu bir dilektir. Bazen bu dilekler gerçek olur” diye mümkün olduğunca basit bir şekilde izah etmiştim.

O da bunun üzerine Batman ve Spiderman hediyesi dilediğini söyledi bana 🙂 Şu ara hayatımızın baş karakterleri Batman ve Spiderman. Büyük ihtimalle örnek aldığı ve çok sevdiği kuzeninden esinleniyor bizimki.

Neyse, benim bu yazıda bahsetmek istediğim farklı farklı dilekler ve bu dilekleri öncelikle keşfetmeyi, ardından gerçekleştirmeyi kendine görev bilmiş bir dernek: Bir Dilek Tut. (www.birdilektut.org)

Bir Dilek Tut ile ben geçen sene tanıştım. Amaçları çok hoşuma gitti. Klasik yardım kuruluşlarından farklılıkları vardı. Ben de birbirinin aynı işleri yapan kurum ya da kişilerdense, kendine göre bir farklılık göstereni daha kıymetli buluyorum. Bir farklılık yaratabilmek hem düşünce, hem fazlasıyla emek, hem de kendine güven gerektirir. İşte Bir Dilek Tut da bu derneklerden bir tanesi.

Çoğunuz belki çalışmalarını takip ediyorsunuzdur ama bilmeyenlerin de olduğunu gördüğüm için burada size biraz bilgi aktarmak istedim.

Bir Dilek Tut, 1980 yılında ABD’de lösemi hastalığından ölmek üzere olan 7 yaşındaki bir erkek çocuğunun bir dilekte bulunmasıyla ilk tohumlarını atmış. Onun en büyük dileği büyüyüp, polis olmakmış. Bunu öğrenen annesi, birkaç arkadaşı ve Polis Departmanı bu dileği yerine getirebilmek için işe koyulmuşlar. Çocuk için bedenine uygun üniforma, kask ve bir mini polis motosikleti temin edilip, kendisi için hazırlanan özel testi geçtikten sonra polis rozetine de hak kazanmış bu ufaklık.

Bundan iki gün sonra ölen küçük çocuğa, ABD’nde ilk defa bir sivile, resmi cenaze töreni düzenlenmiş ve bu dileğin gerçekleşmesinde rol alan polislerden ikisi tarafindan dilek gerçekleştiren bir vakfin temelleri atılmış.

Bugün bu vakıf dünyadaki en büyük dilek gerçekleştirme kuruluşu olup, 30 ülkede faaliyet gösteren şubeleri ile uluslararası ölçekte etkinliklerini yürütmekte.

2000 senesinde de Türkiye’de çalışmalarına başlamış.

Ben de kendimce yardımcı olmak istedim onlara. Öncelikle bir eğitimden geçmem gerekiyordu. Uygun eğitim gün ve saati belirlendikten sonra, gayet güzel bir sunum ve ardından gelen bilgi paylaşımıyla kanım kaynamaya başlamıştı bile.

Derneğin çeşitli konularda desteğe ihtiyacı oluyor. Finansal destek tabii ki her zaman önemli – gerçekleşecek dilekler var çünkü. Ama bunun da ötesinde, dilek dileyen çocukların dileklerini keşfedecek, onlarla belirli bir yakınlığı kurup hayal etmelerini sağlayacak gönüllülere ihtiyaç var.

Dünyası hastahane-ilaç-ev etrafında dönen bu çocukların hayalleri bazen sadece ihtiyaçlarla sınırlı kalıyor. Bir Dilek Tut’un ise amacı ihtiyaç olunan bir yatak odası takımının teminindense, çocuğun ulaşamayacağını düşündüğü, belki hayal etmeye bile korktuğu bir güzelliğin gerçekleşmesini sağlamak.

Bu hayali keşfettikten sonra asıl heyecan başlıyor. Nasıl gerçekleştirilebilir? Ünlü kişilerle tanışma varsa bu hayalin içinde (mesela ünlü bir futbolcu), o zaman öncelikle kişiyle kontağa geçilmesi gerekiyor ya da prenses olmak istiyorsa o minik, o zaman prensesler nerede yaşar, ne yapar, tüm detayları düşünülüp, nasıl uygulamaya konulacağı konuşuluyor hararetle.

Hepsi genç genç insanlar. Heyecanlı, istekli, engel tanımayan. Ben bir toplantı gününde ofislerindeyken, pat diye Galatasaray Üniversitesi’nden iki genç kız geldi mesela. “Nasıl yardımcı olabiliriz?” diye merak etmişler, uğramışlar.

Bir Dilek Tut beni etkiledi. Bir tek çocuklarla tanışma konusunda kararsız kaldım. Sevgili eşim, beni gayet iyi tanıdığı için uyarma ihtiyacı duydu: “Sen şimdi duygulanırsın, sonra bağlanırsın bu çocuklara. En sonunda da çok mutsuz olursun. İstersen farklı şekillerde yardımcı ol.” dedi. Ben de aynı tereddütü yaşıyordum. Şimdi konuşurken gözlerim dolarsa, saçma sapan bir duygusal duruma sokarsam kendimi, karşımdakini de huzursuz edeceğim,…

Fakat aklım da hep onlarda. Nihayet bir fırsat yakaladım. Para yardımı hariç, ilk fiziksel, bana göre ilk gerçek desteğimi haftaya Perşembe vereceğim.

Haftaya Perşembe Bir Dilek Tut için önemli bir gün. Çünkü 29 Nisan 1980 tarihinde dilenen ilk dilekten bu yana tam 30 sene geçmiş. İşte bu nedenle haftaya Perşembe günü, Bir Dilek Tut ülke çapında kutlama ve tanıtım çalışması yapıyor.

Ben de onların istediği ne varsa yapacağım. Şimdilik bana söylenen Beşiktaş sahil boyu flyer ve iğne dağıtımı yapılacakmış. Yarım günümü ayırmam gerekirmiş.

“Tamam! Başka?” dedim.

“Şimdilik bu kadar. Amaç Bir Dilek Tut’u daha fazla duyurmak, tanıtmak.” dediler.

“Benim çok şeker arkadaşlarım var. Yardım etmek isteyebilirler, olur mu? Bloğumdan da duyururum.” dedim.

Nazikçe teşekkür edip, “Eğitim almış olmaları gerekiyor. Gerektiğinde dernek hakkında bilgi de vermek lazım çünkü” dediler.

Yani sizlere düşen, haftaya Perşembe elinize birileri bir broşür tutuşturmaya çalışırsa, o kişiyle ilgilenmek, bilgi almak, söylediklerini duymak. Sonra da kendinize uygun gelen şekilde destek vermek.

Hepinizin haftaya Perşembe çok önemli bir görevi var anlayacağınız… Kolay gelsin 🙂

Not: Bu görevden yorulup da sizin bızdıkları okuma saatine getirmezseniz bozuşuruz yalnız, şimdiden uyarıyorum!!!

4 Haftanın Sonunda

“Babalar Okuyor!” dört koca haftayı tamamladı. Geçtiğimiz Pazar, dördüncüsünü gerçekleştirdik.

Okuyucumuz Mehmed Bey, bana iki hafta önceden söz vermişti – daha doğrusu teklifimi geri çevirmeyip hemen belirlediğimiz tarihi ajandasına not etmişti.

Hafta başı Sihirli Sayfalar’a gidip kitapları seçmiş, okumuş, çalışmış.

Pazar günü Bebek pek bir dolu ama geçen Pazar bir de şenlik vardı. Hava da güzel. Pek bir keyifli.

O sabah Maya’nın yüzme dersi var. Çıkışta uzun uzun yemek yemeye vakit yok. Bir güzel muzunu yiyor bizimki. Hemen Sihirli Sayfalar’a gidiyoruz. Maya öncelikle oturma düzenine yardımcı oldu. Renkli tabureleri okuduğumuz bölüme yerleştirdi.

Ardından Ayşe’ye yardıma koştu. Tarçın ve Biber’in kafesleri değişecek, temizlenecek. Tam bu işleri yaparken okuma saati geldi.

Yan yana oturdular minikler. Erkekler biraz fazla hareketli ve konuşkan, kızlar biraz fazla sessiz. Erkeklerden yana hafif şikayetçi oldular sonlara doğru ama sanat çalışmasını birlikte yapmaktan da geri kalmadılar.

Babalar Okuyor! – Mehmed Baba ile… from 0kmbizdiklar on Vimeo.

Bu sefer hem babalar hem çocuklar yaptı çalışmaları.

Sonrasında hemen Bebek Parkı, biraz oyun ve kimimiz yemek yemek için bir mekana, kimimiz koşa koşa evimize gittik.

Bu Pazar Maya’nın okulundan arkadaşı Deniz’in babası Cem Bey kitap okuyacak. Biz haftaya 23 Nisan nedeni ile burada değiliz, ben kaçırıyorum diye üzülüyorum ama Cem Bey’den söz aldım, hatırım için bir sefer daha okuyacak.

Herkesi Pazar günü Sihirli Sayfalar’a bekliyoruz. Lütfen gelmek isteyen tüm bızdıkları getirin. Çok eğleniyorlar 🙂

Yeni Yüzler, Yeni Bızdıklar

Geçen Perşembe saat 16:30’da bızdıklarla sihirli mekanımızda buluştuğumuzda, yeni yeni yüzler vardı. Kimisi tam zamanında oradaydı. Kimi biz okurken geldi.

Yeni yüzler, yeni heyecanlar. Onların ilk şaşkınlığını izlemek çok hoşuma gidiyor. İlk günden okuma saatini takip eden sadık okuyucularımız artık programın nasıl ilerleyeceğini biliyorlar. Tek yenilik seçilen kitaplar ve yapılacak aktivite oluyor.

Fakat yeni yüzler için her şey bir sürpriz. Ben de bunun farkında olduğumdan, onları daha da işin içine katmaya çabalıyorum. Arkalarda otursunlar istemiyorum.

Bu hafta aslında tüm çocuklara bir değişiklik planlamıştık. Sihirli Sayfalar’da piyano dersi de veriliyor. Ben taze gelmiş bir sürü kitap arasından bu hafta okuyacaklarımı seçmek için her zamanki masama kurulmuşken, piyano öğretmeni Oya‘da bu projeye katkıda bulunmak istediğini söyledi. Havalara uçtuğumu tahmin edersiniz. Düşünsenize sanat ve edebiyatın ilk adımlarını bu minikler Sihirli Sayfalar’da her hafta atıyorlar, yeni yeni tecrübeler ediniyorlar.

Bir de müzik eklenince işte size yeni bir renk. Nasıl olur, ne yaparsak keyif alırlar diye konuştuktan sonra ben kitaplarımı seçtim. Oya Hanım’da planını yaptı.

Ve ne yaptık dersiniz? Kitaplardan birindeki nakarattan bir şarkı çıkartıp, çocuklara çalındı. Ardından heykel dansı yaptılar. Çok şekerlerdi. Fotoğraflar tam hissi anlatmıyor bu tip görüntülerde. O nedenle filmi izlemenizi öneririm.

Bızdıklar Heykel Dansı from 0kmbizdiklar on Vimeo.

Ardından mekanın iki minik hayvanı (Guinea Pig – Türkçesi ne bilemiyorum) Tarçın ve Biber çocuklar tarafından sevilmek üzere daire içine alındı. Onlar biraz korktular ama bizimkiler onlara hiç zarar vermedi, minik elleriyle sevdiler sadece.


Bu hafta hangi yeni kitaplardan seçmeler yapıp, ne kılığa bürünsem diye düşünüyorum ben.

Size düşen bızdıklarınızı kapıp okuma saatine gelmek, hatta daha da iyisi bızdıklar arkadaşlarını da getirsinler. Hepinizi bekliyoruz 🙂