Ne Zaman, Nasıl, Neden???

Hayatta elimizi attığımız her şeyin, yapılan her hareketin bir “ilk” hali vardır ya, işte ben bu “ilk”leri çok merak edenlerdenim. Bir şey nasıl ilk ortaya çıkmış, ilk keşifler nasıl olmuş,  bazı hareketlerin ortaya çıkmasındaki neden acaba nedir tarzı sorular kafamı kurcalar. İlkler beni meraklandırır ve o ilki yaşayan kişiler adına heyecanlandırır.

Bu nedenle de arada bu tarz bilgiler içeren kitaplar alırım. Bunlardan biri “The Book of Origins”, Trevor Homer tarafından hazırlanmış, oldukça kapsamlı bir kitap. Bir solukta okunmaz böyle kitaplar, yavaş yavaş, bölüm bölüm okunmalı, hakkı verilmeli. Bizim evdeyse bazen sadece merak ettiklerimizi araştırdığımız referans kitapları olarak okunurlar.

Geçenlerde gelen Hillsider dergisinde  Naz Öke tarafından kaleme alınmış yazıda da çeşitli konuların kökenine inilmiş, nedenleri, nasıl çıktıkları araştırılmış. Ben bunlardan bana en çarpıcı gelenleri seçtim, olduğu gibi sizlerle paylaşmak istedim. Merak edenlere…

NEDEN ZAMK HER YERE YAPIŞIR DA KENDİ ŞİŞESİNİN İÇİNE YAPIŞMAZ?

Bir damla su alıp, açıkta bir yere koyarsak kurur değil mi? Ama aynı damlayı su şişesinde bırakırsak, buharlaşmaz… Zamkın da yapıştırması için, hava ile temasa ve kurumaya ihtiyacı vardır. Eh, hava da bir tüpte ya da şişede bütün miktarı kurutacak kadar yok tabii…

BİRİNE KIZINCA (ORTA) PARMAK GÖSTERMEK DE NEREDEN GELİYOR? NE AYIP!

Yüzyıl savaşları sırasında (1337 ile 1453 arasında, yani aslında 116 yıl sürmüş), İngiltere ve Fransa birbirine karşıymış. Fransızlar İngiliz okçuları ele geçirdiklerinde ve savaşta esir aldıklarında, bir daha yay çekip, ok atamasınlar diye orta parmaklarını keserlermiş. Savaştan önce iki ordu karşı karşıya geldiklerinde, İngiliz okçular, Fransız askerlere orta parmaklarını göstererek, hâlâ ok atabildiklerini ve onları darmadağın edeceklerini ima ederler, sıkıysa gelin kesin diye kışkırtırlarmış. Yavaş yavaş yayılan bu el hareketi,  bizim kültürümüze de girmiş durumda.

DENİZCİ KAZAKLARI NEDEN HEP ÇİZGİLİ OLUR?

Çizgili denizci giysilerinin kaynağı Bretanya (Fransa’nın batı bölgesi). 18.yüzyılda, bu bölgeden İngiltere’ye sarımsak ve soğan satmaya giden denizcilerin giysisi olarak ortaya çıkmış. 70’lerde Deniz Kuvvetleri’nin tercihi olmuş, ardından da bütün denizciler bu örneği izlemiş. 27 mart 1858 tarihli bir resmi belgede Fransız Deniz Kuvvetleri erlerinin giysileri listesinde “lacivert-beyaz çizgili triko”da var. Denizciler bu seçimi, denize düşen adamın daha iyi görünebildiği gerekçesi ile açıklıyorlar.

ISIRGAN OTU NEDEN ISIRIR?

Isırgan otunun sapı ve yaprakları incecik tüylerle kaplıdır. Bu tüylerin kökü formik asit içeren kanalla temastadırç Dolayısıyla cildimiz ısırgan otuna değer değmez yanma duyarız ve bu kaşınmaya dönüşür. Isırgan otu kurumuşsa ısırmaz…

NEDEN RAP’ÇİLER BİR PAÇALARINI YUKARI KALDIRIR DA GEZER?

Bu adet Afro-Amerikalı rap’çilerden çıkmış. Esareti yaşamış halklarının anısına, ayak bileklerindeki zincirleri hatırlatmak için bir paçalarını kaldırmışlar. Aşağıda duran diğer paça ise, esaretten kurtuluşlarının vurguluyor ve bugünkü özgürlüklerini simgeliyor.

NEDEN KADINLAR BİR TÜRLÜ AĞIZLARI KAPALI OLARAK RİMEL SÜREMEZLER?

Tabii ki kadınlar aynanın karşısına güzel olmak için geçiyorlar ama rimel sürerken pek öyle olmuyor… Bu refleks mekanik bir rastlantıdan ibaret. Ağzımızı O şeklinde açınca başka bir refleks tamamen duruyor: göz kırpmak… Eh, bu durumda kadın ya da erkek, kim olursa olsun, rimel sürmek için ağzını açması çok doğal değil mi?

TİYATRODA PİYES BAŞLAMADAN ÖNCE NEDEN ÜÇ VURMA SESİ DUYULUR?

Üç vuruş, piyesin başlayacağına dair seyircinin dikkatini çekmek içindir, özellikle perdeli sahnelerde.
Üç vuruştan birinin kral için, ikincisinin kraliçe, üçüncüsünün de seyirci  için olduğu söylenir.

TREN RAYLARININ ALTINDA NEDEN ÇAKIL TAŞLARI OLUR?

Tren raylarının altındaki çakıllara balast denir. Balast, trenlerin geçişi ile oluşan zorlamanın zemine zarar vermemesini sağlar ve çökmeyi önler. Ayrıca rayları taşıyan traverslerin sağlamca oturmasına da yarar.

DENİZ KABUKLARININ İÇİNDE NEDEN DALGALAR DUYULUR?

Bu ses efekti hava akımı ile ilgili değil. Çünkü deniz  kabuklarının labirentinin tek kapısı var. Ayrıca iç bölümün basıncı dış basınç ile eş… Ha, en kesif sessizlikte bile duyduğumuz nedir o zaman? Dalgaların değil ama kendi kan dolaşımımızın şarkısı…

NEDEN “PARMAĞINLA GÖSTERME ÖYLE, ÇOK AYIP” DENİR?

Bebekler daha konuşmayı doğru dürüst beceremezken istediklerini parmakla gösterince iyi de, neden azıcık büyüyünce birini parmakla göstermek ayıp oluveriyor diye düşünebiliriz. Cevap geçmişten geliyor. Eski zamanlarda işaret parmağını birine doğru yöneltmek, büyücülerin, cadıların kurbanını lanetlemeleri  ile bağdaştırılıyormuş. O zamanlar, olur da büyücü, cadı zannedilirler diye çocuklara bu hareketi yapmamaları öğretilirmiş. Zamanla bu hareket “çirkin”, “ayıp” diye nitelendirilir hale gelmiş.

OLİMPİYAT HALKALARI NEDEN 5 TANEDİR?

Olimpiyat bayrağında beyaz zemin üzerinde 5 değişik renkte halka var. Bu bayrak olimpiyatların evrenselliği ilkesini simgeliyormuş. Hangi ülkenin bayrağına bakarsanız bakın, olimpiyat bayrağındaki unsurlardan en azından bir tanesini buluyoruz, ya halkalardan birinin biçimi ya da rengi ya da en azından beyaz yüzey… Her halkanın bir kıta simgelediği düşüncesi yanlış bir inançmış.

NEDEN EL SIKIŞIRIZ?

Çok eskilerden gelme sembolik bir adet. İki kişi karşılaştığında, silahsız olduklarını ve barışçı nedenlerle yaklaştıklarını belirtmek için el sıkışırlarmış.

NEDEN AT NALI UĞUR GETİRİR Kİ?

Eskiden metal pahalı bir malzemeymiş. Bütün atlar nallı değilmiş, sadece hali vakti yerinde olanlar atlarını nallattırabiliyormuş. Bu yüzden atın ayağından düşen nalı bulan kendini şanslı sayıyormuş. Çünkü demirciye götürüp istediği parça eşyayı yaptırabiliyormuş.

NEDEN KADEH TOKUŞTURURUZ?

Bardakları tokuşturma ortaçağa uzanıyor. O zamanlar herkes zehirlenmekten korkar ve herkesten şüphelenirmiş. Gerçekten de zehirli cinayetlere çok rastlanıyormuş. Bu yüzden feodal efendiler güven sağlayıcı bir adet edinmişler. İçmeden önce her bardağın içindeki sıvıdan biraz diğer bardağa dökerek zehir olmadığını kanıtlıyormuş. Bu hareket sonradan tokuşturmaya dönüşmüş.

Dileklerimiz Olmasa

Geçenlerde Maya ile bir kitap okurken, kitaptaki bir ayının dilek tutmasıyla ilgili bir cümle vardı. Maya’da hemen bana dönüp “Annecim, dilek nedir?” dedi.

Ben de ona “İstediğin bir şeyi düşünürsün ve olmasını hayal edersin. Mesela doğumgününde sana alınmasını istediğin bir hediyeyi düşünüp, isteyebilirsin. Bu bir dilektir. Bazen bu dilekler gerçek olur” diye mümkün olduğunca basit bir şekilde izah etmiştim.

O da bunun üzerine Batman ve Spiderman hediyesi dilediğini söyledi bana 🙂 Şu ara hayatımızın baş karakterleri Batman ve Spiderman. Büyük ihtimalle örnek aldığı ve çok sevdiği kuzeninden esinleniyor bizimki.

Neyse, benim bu yazıda bahsetmek istediğim farklı farklı dilekler ve bu dilekleri öncelikle keşfetmeyi, ardından gerçekleştirmeyi kendine görev bilmiş bir dernek: Bir Dilek Tut. (www.birdilektut.org)

Bir Dilek Tut ile ben geçen sene tanıştım. Amaçları çok hoşuma gitti. Klasik yardım kuruluşlarından farklılıkları vardı. Ben de birbirinin aynı işleri yapan kurum ya da kişilerdense, kendine göre bir farklılık göstereni daha kıymetli buluyorum. Bir farklılık yaratabilmek hem düşünce, hem fazlasıyla emek, hem de kendine güven gerektirir. İşte Bir Dilek Tut da bu derneklerden bir tanesi.

Çoğunuz belki çalışmalarını takip ediyorsunuzdur ama bilmeyenlerin de olduğunu gördüğüm için burada size biraz bilgi aktarmak istedim.

Bir Dilek Tut, 1980 yılında ABD’de lösemi hastalığından ölmek üzere olan 7 yaşındaki bir erkek çocuğunun bir dilekte bulunmasıyla ilk tohumlarını atmış. Onun en büyük dileği büyüyüp, polis olmakmış. Bunu öğrenen annesi, birkaç arkadaşı ve Polis Departmanı bu dileği yerine getirebilmek için işe koyulmuşlar. Çocuk için bedenine uygun üniforma, kask ve bir mini polis motosikleti temin edilip, kendisi için hazırlanan özel testi geçtikten sonra polis rozetine de hak kazanmış bu ufaklık.

Bundan iki gün sonra ölen küçük çocuğa, ABD’nde ilk defa bir sivile, resmi cenaze töreni düzenlenmiş ve bu dileğin gerçekleşmesinde rol alan polislerden ikisi tarafindan dilek gerçekleştiren bir vakfin temelleri atılmış.

Bugün bu vakıf dünyadaki en büyük dilek gerçekleştirme kuruluşu olup, 30 ülkede faaliyet gösteren şubeleri ile uluslararası ölçekte etkinliklerini yürütmekte.

2000 senesinde de Türkiye’de çalışmalarına başlamış.

Ben de kendimce yardımcı olmak istedim onlara. Öncelikle bir eğitimden geçmem gerekiyordu. Uygun eğitim gün ve saati belirlendikten sonra, gayet güzel bir sunum ve ardından gelen bilgi paylaşımıyla kanım kaynamaya başlamıştı bile.

Derneğin çeşitli konularda desteğe ihtiyacı oluyor. Finansal destek tabii ki her zaman önemli – gerçekleşecek dilekler var çünkü. Ama bunun da ötesinde, dilek dileyen çocukların dileklerini keşfedecek, onlarla belirli bir yakınlığı kurup hayal etmelerini sağlayacak gönüllülere ihtiyaç var.

Dünyası hastahane-ilaç-ev etrafında dönen bu çocukların hayalleri bazen sadece ihtiyaçlarla sınırlı kalıyor. Bir Dilek Tut’un ise amacı ihtiyaç olunan bir yatak odası takımının teminindense, çocuğun ulaşamayacağını düşündüğü, belki hayal etmeye bile korktuğu bir güzelliğin gerçekleşmesini sağlamak.

Bu hayali keşfettikten sonra asıl heyecan başlıyor. Nasıl gerçekleştirilebilir? Ünlü kişilerle tanışma varsa bu hayalin içinde (mesela ünlü bir futbolcu), o zaman öncelikle kişiyle kontağa geçilmesi gerekiyor ya da prenses olmak istiyorsa o minik, o zaman prensesler nerede yaşar, ne yapar, tüm detayları düşünülüp, nasıl uygulamaya konulacağı konuşuluyor hararetle.

Hepsi genç genç insanlar. Heyecanlı, istekli, engel tanımayan. Ben bir toplantı gününde ofislerindeyken, pat diye Galatasaray Üniversitesi’nden iki genç kız geldi mesela. “Nasıl yardımcı olabiliriz?” diye merak etmişler, uğramışlar.

Bir Dilek Tut beni etkiledi. Bir tek çocuklarla tanışma konusunda kararsız kaldım. Sevgili eşim, beni gayet iyi tanıdığı için uyarma ihtiyacı duydu: “Sen şimdi duygulanırsın, sonra bağlanırsın bu çocuklara. En sonunda da çok mutsuz olursun. İstersen farklı şekillerde yardımcı ol.” dedi. Ben de aynı tereddütü yaşıyordum. Şimdi konuşurken gözlerim dolarsa, saçma sapan bir duygusal duruma sokarsam kendimi, karşımdakini de huzursuz edeceğim,…

Fakat aklım da hep onlarda. Nihayet bir fırsat yakaladım. Para yardımı hariç, ilk fiziksel, bana göre ilk gerçek desteğimi haftaya Perşembe vereceğim.

Haftaya Perşembe Bir Dilek Tut için önemli bir gün. Çünkü 29 Nisan 1980 tarihinde dilenen ilk dilekten bu yana tam 30 sene geçmiş. İşte bu nedenle haftaya Perşembe günü, Bir Dilek Tut ülke çapında kutlama ve tanıtım çalışması yapıyor.

Ben de onların istediği ne varsa yapacağım. Şimdilik bana söylenen Beşiktaş sahil boyu flyer ve iğne dağıtımı yapılacakmış. Yarım günümü ayırmam gerekirmiş.

“Tamam! Başka?” dedim.

“Şimdilik bu kadar. Amaç Bir Dilek Tut’u daha fazla duyurmak, tanıtmak.” dediler.

“Benim çok şeker arkadaşlarım var. Yardım etmek isteyebilirler, olur mu? Bloğumdan da duyururum.” dedim.

Nazikçe teşekkür edip, “Eğitim almış olmaları gerekiyor. Gerektiğinde dernek hakkında bilgi de vermek lazım çünkü” dediler.

Yani sizlere düşen, haftaya Perşembe elinize birileri bir broşür tutuşturmaya çalışırsa, o kişiyle ilgilenmek, bilgi almak, söylediklerini duymak. Sonra da kendinize uygun gelen şekilde destek vermek.

Hepinizin haftaya Perşembe çok önemli bir görevi var anlayacağınız… Kolay gelsin 🙂

Not: Bu görevden yorulup da sizin bızdıkları okuma saatine getirmezseniz bozuşuruz yalnız, şimdiden uyarıyorum!!!

4 Haftanın Sonunda

“Babalar Okuyor!” dört koca haftayı tamamladı. Geçtiğimiz Pazar, dördüncüsünü gerçekleştirdik.

Okuyucumuz Mehmed Bey, bana iki hafta önceden söz vermişti – daha doğrusu teklifimi geri çevirmeyip hemen belirlediğimiz tarihi ajandasına not etmişti.

Hafta başı Sihirli Sayfalar’a gidip kitapları seçmiş, okumuş, çalışmış.

Pazar günü Bebek pek bir dolu ama geçen Pazar bir de şenlik vardı. Hava da güzel. Pek bir keyifli.

O sabah Maya’nın yüzme dersi var. Çıkışta uzun uzun yemek yemeye vakit yok. Bir güzel muzunu yiyor bizimki. Hemen Sihirli Sayfalar’a gidiyoruz. Maya öncelikle oturma düzenine yardımcı oldu. Renkli tabureleri okuduğumuz bölüme yerleştirdi.

Ardından Ayşe’ye yardıma koştu. Tarçın ve Biber’in kafesleri değişecek, temizlenecek. Tam bu işleri yaparken okuma saati geldi.

Yan yana oturdular minikler. Erkekler biraz fazla hareketli ve konuşkan, kızlar biraz fazla sessiz. Erkeklerden yana hafif şikayetçi oldular sonlara doğru ama sanat çalışmasını birlikte yapmaktan da geri kalmadılar.

Babalar Okuyor! – Mehmed Baba ile… from 0kmbizdiklar on Vimeo.

Bu sefer hem babalar hem çocuklar yaptı çalışmaları.

Sonrasında hemen Bebek Parkı, biraz oyun ve kimimiz yemek yemek için bir mekana, kimimiz koşa koşa evimize gittik.

Bu Pazar Maya’nın okulundan arkadaşı Deniz’in babası Cem Bey kitap okuyacak. Biz haftaya 23 Nisan nedeni ile burada değiliz, ben kaçırıyorum diye üzülüyorum ama Cem Bey’den söz aldım, hatırım için bir sefer daha okuyacak.

Herkesi Pazar günü Sihirli Sayfalar’a bekliyoruz. Lütfen gelmek isteyen tüm bızdıkları getirin. Çok eğleniyorlar 🙂

Yeni Yüzler, Yeni Bızdıklar

Geçen Perşembe saat 16:30’da bızdıklarla sihirli mekanımızda buluştuğumuzda, yeni yeni yüzler vardı. Kimisi tam zamanında oradaydı. Kimi biz okurken geldi.

Yeni yüzler, yeni heyecanlar. Onların ilk şaşkınlığını izlemek çok hoşuma gidiyor. İlk günden okuma saatini takip eden sadık okuyucularımız artık programın nasıl ilerleyeceğini biliyorlar. Tek yenilik seçilen kitaplar ve yapılacak aktivite oluyor.

Fakat yeni yüzler için her şey bir sürpriz. Ben de bunun farkında olduğumdan, onları daha da işin içine katmaya çabalıyorum. Arkalarda otursunlar istemiyorum.

Bu hafta aslında tüm çocuklara bir değişiklik planlamıştık. Sihirli Sayfalar’da piyano dersi de veriliyor. Ben taze gelmiş bir sürü kitap arasından bu hafta okuyacaklarımı seçmek için her zamanki masama kurulmuşken, piyano öğretmeni Oya‘da bu projeye katkıda bulunmak istediğini söyledi. Havalara uçtuğumu tahmin edersiniz. Düşünsenize sanat ve edebiyatın ilk adımlarını bu minikler Sihirli Sayfalar’da her hafta atıyorlar, yeni yeni tecrübeler ediniyorlar.

Bir de müzik eklenince işte size yeni bir renk. Nasıl olur, ne yaparsak keyif alırlar diye konuştuktan sonra ben kitaplarımı seçtim. Oya Hanım’da planını yaptı.

Ve ne yaptık dersiniz? Kitaplardan birindeki nakarattan bir şarkı çıkartıp, çocuklara çalındı. Ardından heykel dansı yaptılar. Çok şekerlerdi. Fotoğraflar tam hissi anlatmıyor bu tip görüntülerde. O nedenle filmi izlemenizi öneririm.

Bızdıklar Heykel Dansı from 0kmbizdiklar on Vimeo.

Ardından mekanın iki minik hayvanı (Guinea Pig – Türkçesi ne bilemiyorum) Tarçın ve Biber çocuklar tarafından sevilmek üzere daire içine alındı. Onlar biraz korktular ama bizimkiler onlara hiç zarar vermedi, minik elleriyle sevdiler sadece.


Bu hafta hangi yeni kitaplardan seçmeler yapıp, ne kılığa bürünsem diye düşünüyorum ben.

Size düşen bızdıklarınızı kapıp okuma saatine gelmek, hatta daha da iyisi bızdıklar arkadaşlarını da getirsinler. Hepinizi bekliyoruz 🙂

Hayatın Gerçek Sesi

Haydi bakalım, bu koşuşturmalı hayatınıza kısacık bir es verip, hayatın gerçek sesini duymaya ne dersiniz?

Bence hayatın gerçek sesi heyecanlarımız. Ama tatlı, ama ekşi, ama acı… Tüm heyecanlar hayatımızın renkleri aslında. Yaşananlardan akılda kalan anılara bir bakın, bir düşünün.

Aslında ilk akla gelip de saydıklarınız heyecanlı şeylerdir. Genelde de olumlu heyecanlar aklımıza gelir. Eşimizle yaptığımız romantik bir seyahat, arkadaşlarla yaşanmış keyifli anlar, iş yaşamımızdaki bir başarı, belki belirli bir proje, bebeğimizin ilk gülümsediği an,…

Geçen gün canım dostum Begüm’ün doğumgünü kutlaması için mekan arayışındaydık. Onunla telefonla konuşurken “Seni heyecanlandıran bir yere gidelim” dedim. Çünkü özel bir gün ve gerçek bir kutlamayı hak ediyor. Çünkü arkadaşım için “heyecan” önemli bir kavram.

İşte buradan yola çıkarak, ister çocuğuna bakmayı seçmiş bir anne olun, ister kariyerine odaklanmış bir kişi veya torunlarının keyfini sürmekte olan anneanne/babaanne, dedeler olun, heyecan her yerde. Fakat gerçek anlamda hissedebiliyor muyuz? Hissettiğimizde sonradan tarif edebilecek kadar özümseyebiliyor muyuz? Arada bir koşturmaya ara verip, sıradan gün ve anların dışına çıkıp, hayatımızdaki tatlı heyecanları sıralayabiliyor muyuz?

Ya sabah uyandığımızda? O gün bizi heyecanlandıracak bir şeyler bulabiliyor muyuz?

Çok mu istedim?

Belki de…

Ama neden olmasın? Neye odaklandığımızla ilgili bu bence. Malum benim pembe gözlüklerim var. Bir ara kaybetmiştim ama sonra onları bir şekilde geri getirdim şükür.

Fakat bundan da öte, heyecanlı olabilmek, beni heyecanlandıracak bir şeyler bulmak, sanki hayatımın merkezi. Heyecanlandığımda kalbim pıt pıt atıyor, karnımda kelebekler uçuşuyor, yüzüm sanki daha bir renkleniyor, hareketlerim hızlanıyor, damarlarımdaki kanın çok daha hızlı aktığını hissedebiliyorum. Yaşamaktan mutlu oluyorum.

Peki son zamanlarda beni neler heyecanlandırıyor?

En başta 0 km. bızdıklar beni çok ama çok heyecanlandırıyor. Kendi kurduğum, istediğim gibi geliştirebildiğim, onunla ilgili çeşitli projeler planladığım ve bu projeleri adım adım gerçekleştirdiğim için bu blog beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

Bununla bağlantılı olarak, bilgisayarımın başına oturduğumda, uygun ortamı sağladığımda ki bu ortam güzel, dingin bir müzik – genelde caz müziği, beraberinde keyifli bir içecek – genelde kahve ya da şarap, evin keyifli bir köşesi – bahçeye bakan bir nokta gibi detaylar içermekte, yazacak güzel bir konu bulduğum an heyecanımın başlangıç noktasında oluyorum. Sonra bu yazının şekillenmesi, giderek bir hamur gibi yoğurulması ve bazen de çıkış noktamdan çok daha farklı bir mesajla bitişi, bunlar heyecanlı geçişler benim için.

Sonra okuma saatlerimiz beni müthiş heyecanlandırıyor. O hafta başı kitap seçiyor olmaktan, akşamına bu kitapları Maya’ya okuyup, onun yorumlarını almaktan, kızıcığımla en favorileri seçmekten müthiş haz alıyorum.

“Acaba yeterince gönüllü baba çıkar mı?” düşüncesine yenik düşmeyip, bu projeyi de Ayşe’nin güzel mekânında gerçekleştiriyor olmaktan ve her hafta yeni bir babanın “Ben de okumak istiyorum” dediği haberini almaktan duyduğum mutluluk, kalbimin daha da kuvvetli atmasını sağlıyor.

Birilerine yardım ediyor olmak, Bir Dilek Tut’un 29 Nisan “Dünya Dilek Günü” için yapılan çalışmalarına destek verecek olma düşüncesi bile beni heyecanlandırıyor. (Bu konuda sizler de belki yardımcı olmak istersiniz – detaylar haftaya…)

Ya da bir arkadaşımın işi için hep birlikte kafa patlatıp, bir proje üretebiliyor olmak kanımın kaynaması için yetiyor.

Maya’yı her okuldan almak için gittiğimde, o nefis ormanımsı yeşil yolda yürürken hızlanan adımlarım zaten heyecanımın bir göstergesi. Kızımın beni ilk gördüğü anki “umursamaz” olmaya çalışan tavrı ama yine de gözlerinde yakaladığım mutluluk ışıltıları kalp atışlarımın koşuya çıkmasına neden oluyor.

Sevgili eşimle yapılan baş başa bir program, ister bir sinema programı olsun, ister bir seyahat, günler boyu heyecan yaşamamı sağlıyor.

Heyecan her mutlulukla birlikte geliyor aslında. Yeter ki biz onu görebilelim. Onun kalışını biraz daha uzatabilelim…

Peki, sizin heyecanlar ne durumda bu aralar? Bu hafta sonu hayatın gerçek sesine odaklanmaya ne dersiniz?

Koş Koş Koş

Hafta sonumuz oldu bitti hareketli geçer, yani Maya’dan sonra. Zaten hayatımızın bir M.Ö. (bizim durumda bu Maya’dan Önce), bir de M.S. (Maya’dan Sonra) dönemi var.

Maya doğmadan daha sakin geçebiliyordu hafta sonları. Zaten hafta içi deli gibi çalışmış iki tip, hafta sonumuzu spora, arkadaşlarla buluşmaya, evde tembellik etmeye, kısacası ne istersek onu yapmaya ayırabiliyorduk.

Maya ile birlikte hafta sonlarımız müthiş hareketli oldu. O kadarki, yorgun çıkıyoruz bu iki günden.

Şimdi bir de “Babalar Okuyor!” eklendi Pazar günlerine. Sabah arkadaşlarla piknik diye koş koş koş. Oradan eyvah geç kalıyoruz telaşıyla Bebek Sihirli Sayfalar’a gerçek anlamda koş koş koş, bayağı bir hareket oluyor bize…

Neyse tam zamanında vardık çok şükür. Bu seferki izleyici kitlemiz ağırlıklı olarak Robert Yuva bızdıkları. Zira üçüncü hafta şanslı babamız, Robert Yuva’nın bir tanecik müdiresi Filiz Hanım’ın sevgili eşi.

Kitaplarını seçmiş, yüzünde kocaman bir gülümseme, okumaya hazır 🙂


Ben hemen eline bir kitap daha tutuşturuyorum, konusu mesleğini direkt ilgilendiriyor diye: dişlerini fırçalamayı sevmeyen bir maymunu (ay yoksa ayı mıydı…) anlatıyor. Çok şeker bir kitap.

İlk onunla başlıyor Recep Bey okumaya. Ardından diğerleri geliyor. En son dinazorlarla ilgili olan kitapta iyice açılıyor, bir taklitler görmeliydiniz. Harikaydı! İşte size kanıtı…

Babalar Okuyor! from 0kmbizdiklar on Vimeo.

Okumadan sonra minik espresso bardaklarından arı yapacak bızdıklar. Fakat bu sefer gerçekten babalara ihtiyaç var.

Kimi bızdık annesini kapmış gelmiş, kimi hem babasını hem abisini (ağabey diye yazmak nedense hiç içimden gelmez, kusuruma bakmayın).

Abi ve baba kombinasyonunda babanın oğluna “tecrübe kazandırmak” adına kardeşine yardım için görev delege ettiğine şahit olduk! Yani bu babalar her fırsatta çocuklarını eğitiyorlar (!)
Üstelik Kaan (yani abi) o kadar durumu kabullenmiş ki yakın zamanda bızdıklara o da kitap okumak istediğini belirtti. Ben de onu “geleceğin babası” olarak sizlerle tanıştıracağım 🙂

Biz hanımlar kahvelerimizi yudumlarken, sanat masasından da çok uzaklaştık sanmayın sakın. Ama çok keyifli vakit geçirdik, o kesin.

Kızım sayesinde o kadar şeker dostlar edindim ki, Maya’ya bu anlamda da teşekkür borçluyum.

Yalnız şimdi benden yaz için de program bekliyorlarmış. Bızdıklara yüzme yarışları, bol hareket; bizlere keyifli sohbetler, akşama doğru da “happy hour” diyorum, ne dersiniz?

Bu Pazar yine bekleriz efendim 🙂 Yakınlarınızı davet edebilirsiniz. Ne kadar çok katılım, o kadar keyifli geçiyor okuma günleri.

Defne tavşan olursa…

Defne tavşan da oluurr, palyaço da, cadı da, prenses de… Yeterki bızdıklar ben kitap okurken sıkılmasınlar. Şekilden şekile giriyorum ve en başta ben, çok ama çok eğleniyorum. Sanki düz okusam bir şeyler eksik olacakmış gibi geliyor.

Halbuki onlar her şeyi sevinçle karşılıyorlar, her verilenden memnun oluyorlar.

Evet ilk okuma saatimiz başlayalı bir aydan fazla oldu. Geçen hafta Perşembe beşincisini yaptık! Yani 5 koca hafta!!! Zaman hızla akıp gidiyor.

Bu hafta da harika kitaplarımız vardı. Bu sefer minikler kitaplara doyamadılar. Birkaç tane ekstra okuduk istek üzerine.

Okuduğum kitaplar arasında iki tane çok şeker tavşan hikayesi olduğu için aksesuarım tavşan kulaklarıydı. Kulaklarımın olmasını sağlayan Serra’ya buradan tekrar çok teşekkürler ve kocaman bir öpücük!


Okumamızı takiben boyama yaptık bu sefer, kolunda sepeti, sepetinin içerisinde de çeşitli yumurtaları olan bir tavşan boyadı bizimkiler.

Ve harika bir okuma saati daha sonlandı.

Ardından biraz Bebek Parkı, iyice üşüyüp Kırıntı’da hep beraber yemek ve kocaman gülümseme dolu ama bir o kadar da yorgun yüzler evlerinin yolunu tuttu.

Eve giderken gayet rahat bir taksi yakaladık Zeynep’le. Arkaya doluştuk, iki anne, iki dişi bızdık. Elimizde paketlerimiz, çantalar,… Bir mutluyuz, bir mutluyuz: minikler hayatlarından memnun, bir de temiz, geniş bir araç bulmuşuz, daha ne isteriz hayattan…

Derin bir nefes aldım, yine içimden şükrettim, bu güzel anları yaşayabildiğimiz için ve bu mutluluğu, keyifi paylaşabilecek arkadaşlarımız olduğu için.

Bu hafta yine herkesi bekliyoruz, Sihirli Sayfalar’a yeni cici kitaplar geldi. Acaba ne okusak?

Çocuk mu? Neden?

Neden Çocuk Sahibi Oluruz ?

Böyle bir soruya cevap vermek herhalde oldukça zor, en azından benim için… Eskiden çocuklardan uzak duran, onlarla iletişim kuramayan bir insan olarak, benim neden çocuk doğurduğum meçhul aslında ama iyi ki de doğurmuşum. Şimdi pek bir mutluyum.

Fakat henüz bu mutluluk mertebesine erişememiş anne adayları için aslında bu soru son derece kafa kurcalayıcı ve karıştırıcı olabiliyor. Etrafımda bunu kendine ve sonra da dönüp biz çocuklulara soran, bu olguyu kurcalayan arkadaşlarım var. Haksız sayılmazlar. Ben de nedenini niçinini düşünmeden, evliliğimizin 3. yılında “Eh artık eskisi kadar geceleri uzun saatler dışarı çıkmıyoruz, bayağı da bir seyahat ettik, eninde sonunda çocuğumuz olacak, ben de 20’li yaşlarımda değilim, bari yapalım artık” tarzı son derece romantik (!) bir düşünce şekli ile hamile kaldığım için, onları çok iyi anlıyorum. Garipsemiyorum tereddüt edenleri.

Öte yandan onları şöyle bir sarsıp aslında neler kaçırdıklarını da hissettirmek istemiyor değilim. Hani çocuk yerine kedi ya da köpekleri ile ömürlerini geçirmeyi tercih edenler var ya, ne kadar hayvan sevgim sonsuz olsa da (hatta bazen insanlardan daha çok sevdiğim olmuştur – özellikle de köpekleri), bir çocuğun insana kattıkları bambaşka. Bunu da maalesef yaşamadan bir kişinin anlaması çok zor.

Peki, neden doğuruyoruz, eğer neye benzediğini bilmiyorsak?

Birincisi tabii ki sosyal olgular. Bence doğal insan yapısından ve üreme dürtüsünden de öte insanlar için sosyal olgular öncelikli.

Nasıl çocuğumuz arkadaşında olan bir oyuncağın aynısını istiyorsa ve kendisinde olan onlarca oyuncak, bu elinde olmayandan daha kıymetli geliyorsa, bence bizler de etrafımızda çocuk sahibi olanlara özeniyoruz. Ya da en azından onlarda oluyorsa bizde de olması gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Aksi takdirde bir eksiklik oluyor.

Öte yandan yine sosyal durumla ilgili olarak, eğer arkadaş grubumuzun çoğu çocuk çoluğa karıştıysa, konuşulan konular, gidilen mekanlar, seçilen aktiviteler bile değişiyor. Bir süre sonra kendimizi grubun dışında kalmış gibi hissetmemiz çok normal.

Aslında aynısı tersi için de geçerli – bazen de çocuklu olmak grup dışında kalmaya neden oluyor. Benim birkaç kız grubumdan bir tanesi ile, ben bekârken çok zaman geçirirken, ben evlenip, diğer üç kız hâlâ bekârlıklarına devam edince görüşmelerimiz seyrekleşmeye başlamıştı.

Bir kere benim için onlarla oturup erkekleri çekiştirmek ve “erkek milletinin” ne kadar kötü ya da eksik olduklarını konuşmak önemsizdi çünkü çok sevdiğim ve saydığım bir eşim olmuştu.

Onlar için de ben sıkıcı olmuştum bir miktar, çünkü yeni aşk maceralarım yoktu, hayatım belirli bir düzende akıp gidiyordu. Onlar akıllarına estiğinde akşamları buluşabiliyorlardı. Benimse eşim ve bir sorumluluğum vardı. Daha programlı yaşıyordum artık.

Derken bir de Maya olunca tam koptuk. Ben iyice sıkıcı geldim onlara. Eh, ilk sene bebek ve emzirme yaşamımı özetliyordu zaten. Hâlâ aradığını bulamamış, “özgür” olarak takılan bayanlar için benim hiçbir çekici tarafım kalmamıştı.

Benimse arkadaş çevrem farklı yönde gelişmeye başlamıştı. Benim durumumda olan annelerle pek çok paylaşımlarım olmaya başlamıştı. Bebeklerimizi birlikte gezdirmekten, onlar uyurken bir kahve kaçamağı yapmaya kadar artık farklı bir kulvardaydım.
Evet, insanın arkadaşlıkları bazen dönemsel olabiliyor. Ne yapalım bazen öyle olması gerekiyor…

Nerede kalmıştık? Neden çocuk sahibi oluruz?

Bazen yukarıdaki dışta kalma hikayesi insanların çabuk karar alıp hamile kalmalarına neden olabiliyor tabii. Bir laf var ya “If you can’t beat them, join them!”, biraz acımasız ama bence burada kullanılabilir. Gruba katılmak bazen daha kolay olabiliyor.

Bir başka doğurma nedeni, ailelerin çocukluktan bu yana verdiği mesaj. Hayatta en önemli şeyin insanın sağlıklı bebeklere sahip olması ve onlarla bir ailenin kuruluyor olması. Hatta bazı kişileri duyarsınız “İkinci çocuktan sonra aile olduğumuzu hissettim” diye, yani teki bile yetmiyor aile olabilmek için, ikilemek gerekiyor tarzı mesajlar her daim etrafımızda.

Çocukların evcilik tarzı oyunlarında her zaman bir anne, bir baba ve bir çocuk vardır. Çocuksuz evcilik oynayanını ben görmedim. Normal gelen budur çünkü.

Çocuksuz hayatı “seçen” kişiler en azından bizim toplumda oldukça az. O yüzden de aslında müthiş bir eleştri silsilesi içerisinde buluyorlar kendilerini sanırım. İlk defa tanıştığınız evli bir çifte soracağınız sorulardan biri “Çocuğunuz var mı?” dır. Bu doğalıdır çünkü, eninde sonunda herkes çocuk yapar. Yapmayanın fiziksel bir problemi olması beklenir. Bunun bir seçim olması pek sık rastlamadığımız bir durumdur. Rastladığımızda da inanmak istemeyiz aslında. Nedenini anlamaya çalışırız. Hür irade ile bir karar verilmiş ama acaba neden? Maddi durumdan mı? Geçmişte ailede bir sıkıntı mı yaşanmış? Belki de fiziksel yetersizlik var da söylemek istemiyorlar… tarzı soru ve düşünceler birbirini kovalar.

Bir de şu bahsi geçen (benim çok da hissetmediğim) kadınların doğum içgüdüsü, ihtiyacı. Belirli bir yaşa gelince saat alarmı gibi “çocuk zamanı… çocuk zamanı” diye öten bir guguk kuşundan bahsedilir…

Bunların hepsinden farklı olarak, gençlik yıllarından beri çocukları çok seven kişiler vardır. Başkalarının çocuğuyla vakit geçirmekten hoşlanır, büyüklerdense çocuklar daha zevk verir onlara. Bazıları çocuk sahibi olabilmek için evleneceklerini bile söylerler. Bu kişilerin bir, iki değil, daha fazla çocuk yapmayı hak ettiklerini düşünüyorum, bu kadar hayatlarının mutluluk merkezi çocuksa eğer.

Ben burada “Neden çocuk sahibi oluruz?” sorusuna karşı aklıma gelen mantıklı cevaplara yer vermek istedim, bana çok ilginç bir konu geldiği için. Eminim konusunda uzman psikolog ve sosyologların çok daha fazla teorik açıklamaları vardır ama ben biraz daha pratikte ne oluyor da harekete geçiyoruzu merak ettim aslında.

Doğum bence muhteşem bir şey, gerçekten iki insanın aşkından (öyle olduğunu varsayıyorum…) başlayıp, bu aşk sayesinde bir kadının vücudunda bir başka insanın oluşması, büyümesi ve dünyaya gelmesi, bundan sonra da hayatınızın vazgeçilmez bir parçası olması ve o minicik bebeğe duyulan tarifsiz hislerin oluşması inanılmaz, yaşanmadan boyutu tahmin edilemez bir duygu silsilesi.

Benim merakım işin daha da önceki aşamasında, karara giden yolda. Kararı alış nedenlerimiz, içimizden geçenler, aklımızdakiler, düşünceler. Ne dersiniz bu yazıyı bir fikir alışverişi noktasında sonlandırsam, devamını siz getirseniz? Sadece hislerin, düşüncelerin uçuşması için, nokta koymasam bu seferlik? Beyleri işin içine katsam, hani bayanların hormonal durumları falan desek de, beyler neden ve nasıl bu karara varabiliyorlar? Akıntıya mı kapılıyorlar yoksa onlarda da bir guguk kuşu kararın oluşmasını sağlıyor?

Hadi sıra sizde… Nokta koymuyorum

Aslan Babalar!

Valla bu babalar bir harika. Biz anneler pek eminiz kendi annelik vasıflarımızdan ama bence yakında babalar okuma becerimizi elimizden alıp kaçacaklar – biz daha ne olduğunu anlamadan…

İkinci “Babalar okuyor!” aktivitemiz gerçekleşti. Hem de bu seferki baba Tarsus Amerikan mezunlarımızdan Berkmandı. Benden dönem olarak ufak olduğu için ve samimiyetimize istinaden, olayın gelişimini sansürsüz anlatabilirim burada. Bizim okulda abla/abi kardeş ilişkisi pek bir hiyerarşikti – her zaman büyüklerin dediği olurdu!

Efendim, sevgili eşi Yasemin’in de desteği ile, Berkman gönüllü baba aradığımızı duyunca kendini attı ortaya: “Ben okumak istiyorum, ben okumak istiyorum…” taleplerine dayanamayınca “Peki, peki gel de oku” dedik kendisine hevesini alsın diye…

????

Mümkün değil tabii. Berkman sağolsun ben açıkta kalmayayım diye öne attı kendini ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, inanılmaz keyif aldığını kendi gözlerimle gördüm.

Bir kere o günün sabahı soluğu Sihirli Sayfalar’da alıp kitaplarını önceden seçmiş. Sonra nasıl okuması gerektiği konusunda güvendiklerine sormuş, bilgi almış. Gerekli efektleri çalışmış. Elinde nefis bir fotoğraf makinası benden önce Sihirli Sayfalar’daydı. Ön çekimleri yaptı, sonra sanat aktivitesinde de sürekli resim çekti.

Bu Pazar kalabalıktık. Eh, Berkman’ı dinlemek üzere eş dost kim varsa gelmiş 🙂 Çocuklar Berkman’ı dinlerken çıt çıkartmadılar, o kadar iyi bir okuyucuydu yani kendisi.

Okumanın ardından, Ayşe’nin planladığı harika sanat çalışmasına yönlendi bızdıklar. Bu sefer bardaklardan balina yaptılar.
Nefis oldu nefis.
Ayşe hafiften babaları da masaya oturtmaya çalışıyor ama onlar daha ziyade arkadan izleyici, fotoğrafçı rolünde olmak ya da tamamiyle özgürce etrafta dolaşmak istiyorlar – arada bir gelip gerekli kontrolleri yaparak tabii 🙂

İleride babalar ve çocuklar yan yana bir çalışma yapacaklar bence. O zaman görüntü hayallerdeki gibi olacak…

Ama ben şu ankinden de çok mutluyum.

Düşünün : bir baba yeşil koltuğa oturmuş, minikler heyecanla onu dinliyor, anneler ellerinde kahveleri kitaplara bakıyor ya da dışarıda sohbet ediyor…

Çok keyifli, çok…

Ben fırsattan istifade gördüğüm babaya yapışıyorum “Ne zaman siz de kitap okuyacaksınız?” diye. Neyseki beni kırmıyorlar da ben de bu hafta ve sonraki için kimlerin okuyacağını biliyorum hiç değilse…

Bu hafta yine Pazar günü saat 13:00’te Bebek Sihirli Sayfalar’dayız, tercihen arabasız geliniz, Bebek inanılmaz kalabalık, arabayı bırakın, kendiniz için yürüyecek yer bulamıyorsunuz…

Bol kitaplı günlere 🙂

Haydi Bızdıklar Okumaya!

Çocuklarının okumaktan keyif almadığını iddia eden anneler bence ÇOK ama ÇOK yanılıyorlar. Ortam keyifli olunca, her yer kitap dolunca, kendi yaşıtları kitapların içinde kaybolunca, eh bir de üç beş kitap okuyan komik bir kadın olunca bence çocukların bu işi sevmemesi için bir sebep yok.

Bazı konularda biz anneler ön yargılı oluyoruz, çocuklarımızı etiketliyoruz gibi geliyor. Fırsat verdiğimizde onlar bizi şaşırtabiliyor aslında. Yeter ki denemelerine imkan tanıyalım.

Neyse, lafı uzatmayacağım, bir okuma saatimiz daha gerçekleşti. Bu sefer az kişi falan diye düşünürken, hepsi sözleşmiş gibi aynı saatte gelmesin mi? Ayyy ne sevindim bilemezsiniz. Hayır bir şey değil, bir kişi de olsa aynı keyifle okurum da, takipçiler arttıkça kitap dünyasını keşfeden, keyif alan çoğalıyor diye seviniyorum ben. Mesele burada…

Bu seferki kitaplarımızdan biri cadılıydı : Süpürgede  Yer Var mı?

Kostüm yaratıcım Maya Müminoğlu ile birlikte bir cadı şapkası tasarladık bana. Okurken kafama taktım, en çok da ben eğlendim 🙂

Okuma sonrası çocuklar kendi cadılarını yarattılar çeşitli malzemelerden.

Haftaya tekrar buluşmak üzere sözleştik. Önce biraz Bebek Parkı’nda oyun, ardından yemek. Okuma saatlerimiz havalar da güzelleştikçe, ardından yapılabileceklerle daha da zenginleşiyor sanki…

Perşembe yine kafama komik bir şeyler takacağım, beklerim efendim 🙂