İmkansız(!) Periler

Geçen hafta peş peşe mailler gelmeye başladı, önce sevgili Begüm’den, ardından başka yakınlarımdan – “İmkansız(!) Periler…” kitabının satışı ile ilgili olarak.

Belki sizlere de gelmiştir, hatta kitap şu an evinizde okunmuş bitmiştir bile.

Bilmeyenler için baştan başlayayım:

Hepimizin saygıyla andığı, bu ülkede yetişmiş tartışmasız en kıymetli, en üretken insanlardan birisi olan Prof.Dr.Türkan Saylan hakkında, ölümünü takiben bir gazetenin yazdığı, insanın tüylerini ürperten, midesini bulandıran bir yazıya karşı bir protesto ve Sayın Saylan’ın bebeği Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘ne yardım amaçlı bir kampanya ile ilgiliydi gelen mail.

Bana düşen kitabı hemen almaktı. Öyle de yaptım. Kitap sadece D&R;’larda satılıyor. (Kitap dağıtımı için sponsor olduklarından olsa gerek.)

Bana düşen ikinci görev de sizlere 0 km.bızdıklar sayesinde bu duyuruyu yapmaktı. Onu da şimdi yapıyorum.

Benim burada üzerinde durmak istediğim, Sayın Saylan’a yapılan saygısızlıktan da öte, ne kadar kıymetli bir çalışma yapıldığından sizleri haberdar etmek aslında.

“İmkansız(!) Periler…” METRO Group liderliğinde okutulan 1,000 kız çocuğunun hikayesini anlatan bir kitap. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Sayın Türkan Saylan’ın yönlendirmesiyle ilk etapta 100 çocuğa destek vermeye başlayan METRO Group, kademeli olarak bu sayıyı 1,000’e çıkartmış.

Bu kitap ise, METRO çalışanlarının bu çocukları ziyaret etmesiyle oluşmuş. İşte o çocukların tek tek hikayesi, resimleri ve yaşadıkları derlenmiş toparlanmış, bizlere sunulmuş. Ben okudukça hem üzüldüm – çocukların bu kadar zor şartlarda yaşamalarına, hem de sevindim – ileri görüşlü, açık fikirli, onları destekleyen aileleri olduğu için.

Kitabın geliri ÇYDD’ne bağışlanacak. Eğer tükenmediyse hemen almanızı tavsiye ederim.

Kitabın arka kapağı da bence çok etkileyiciydi. Sizlerle paylaşmak istiyorum bir fikir vermesi açısından:

Hayat her pencereden farklı gösteriyor kendini bize…
Yeşil, kırmızı, tozpembe ve canlı renkler “imkânı” olanın her zaman yanında.

Peki, ya “imkânı” olmayanlar?

Onlar siyah ve beyaz arasında mahkûm bir hayat sürüyorlar…

Yokluklarla ve yoksullukla bezenmiş bir hayatın içinde imkânsız başarılar kazanan Perilerin hikâyesine şahit olacaksınız…

Aslında “imkânsız” denilen duygunun kendi içimizde yarattığımız bir perdeleme olduğunu anlayacaksınız…

Doğanın dengesine inat, zorluklarla mücadele eden ve her birinin ayrı masalsı hikâyesi olan İmkânsız(!) Periler… unuttuğunuz değerleri size tekrar hatırlatacak…

İşte yaşamın gerçek Perileri ve imkânsızı başarmanın hikâyesi…

Olgun Bızdıklar

Günlerden Perşembe. Defne sabah uyandığında içi kıpır kıpırdır. Acaba neden diye yarı uykulu hatırlamaya çalışır. Tabii ya, bugün 11 Mart Perşembe. Yataktan fırlar, üstelik bir dediğini iki etmediği Haluk Saçaklı‘nın verdiği “güne merhaba” egzersizlerini bile yapmadan (olacak şey değil!)

Aslında hâlâ üzerinde bir önceki gecenin sersemliği vardır. Nedeni ise yanında yatan kişi de gizlidir…

İsmi mi?

Maya! (Ne sanmıştınız acaba??!!)

Mayacık korkunç bir rüya görmüş ve direkt kendini annesi ve babasının yanına atmıştı. Üç kişinin sıkıştığı bir yatakta nasıl uyunabilirse işte o kadarlık bir uyku. Üstelik yatağa gelince Maya öyle hemen uyumaya niyetli değil. Her türlü komikliği yapıyor tam tersine. Burnunu annesinin burnuna sürtmekten, bacaklarını yatay bir şekilde yine annesinin üzerine atmaya, kıkırdamaktan, gümbür gümbür sesiyle çeşitli yorumlar yapamaya kadar pek bir aktif sabaha karşı saatlerde. İşin enteresan tarafı annesi de dayanamıyor onun bu hallerine, o da başlıyor kıkırdamaya, kızıcığını yumuşturmaya. Sıcacık fırından çıkmış ekmek gibi Mayacık. Tam yemelik.

Neyse böyle hareketli bir gecenin ardından, yine de o heyecan sayesinde hemen yataktan kalkabildi, 40’ına merdiven dayamış “genç” anne 🙂

Maya okula, anne işlerine. Bunlardan biri Sihirli Sayfalar‘a uğrayıp, okunacak kitapları bir defa daha gözden geçirmek, son detayları konuşmak. (Eskiden organizasyoncuydum ya, dayanamam, işim gücüm detaydır benim.)

İşte heyecanın nedenini anladınız değil mi?

DÜN KİTAP OKUMA SAATİMİZİN İLKİ GERÇEKLEŞTİ!

(Biraz romanımsı bir açılış yapayım dedim ama artık normal anlatımımıza dönebiliriz sevgili dostlar)

Çocukları bilmem ama bende bir heyecan bir heyecan. Arkadaşlar benimle dalga geçiyorlar. Ama ben bu işi çok ciddiye alıyorum, bir de ön ayak olmuşum, müthiş bir sorumluluk hissiyle bayılmak üzereyim.

Kaç kişi gelecek acaba? 20 kişi falan olursa zor olabilir, dikkat dağılabilir. Birbirlerini iterler çekerler falan… Ayyyy.
Ya az olursa? 1-2 kişi falan… O da çok az olur ama olsun başlangıç için iyidir.

Sonunda Maya’yı okuldan alıyorum. Sevgili arkadaşı Yasemin ile el ele, hep birlikte Sihirli Sayfalar’a geliyoruz. Daha kapıya ulaşma aşamasındayken Mert’in çığlığını duyuyorum içeriden “MAYAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!”
Maya’da bir çığlık atıp koşar adımlarla basamakları iniyor. Gören de aylardır birbirini görmemiş iki arkadaş buluştu sanacak. Az önce okul bahçesindelerdi. Ama okul dışında bir mekanda buluşmuş olmanın getirdiği heyecan var sanki.

O an endişelerim, kafamdaki vıdı vıdılar bitiyor ve sonraki anların tadını çıkartmaya başlıyorum.

Pıtı pıtı gelmeye başlıyorlar, anneleri ile bızdıklar. Nasıl şekerler, nasıl heyecanlılar. Çoğu birbirini tanıdığı için sohbet ediyor, kitapları karıştırıyorlar. Tabii ki annelerinden kitap ya da beğendikleri başka şeyleri almalarını istiyorlar. Yani anneler dün bayağı hafiflediler yaptıkları alışverişle yanılmıyorsam :))


Saat tam 16:30’da başladık, 10 tane minik dinleyici ile. Kendimize ait bir köşeye geçtik, etrafımız kitap dolu rengârenk. Önce Elmer ve Kelebek. Ardından Prenses Lilliperi. Bu kitabı okurken kafama Maya’nın prenses tacını taktım, çocuklara enteresanlık olsun diye.


Takar takmaz kızım kocaman sesiyle: “NERDEN BULDUN O TACI?” dedi hesap sorarcasına. Cevabı biliyor zaten… Bende en minik sesim ve sempatik halimle “Mayacım senin tacın ya bu” dedim ki iş uzamasın…

Bebek Koala Anaokulunda ve Kütüphanedeki Aslan diğer kitaplarımızdı. Kütüphanedeki Aslan’da çocuklardan yardım istedim, ben öyle aslan gibi kuvvetli kükreyemiyorum. Bana nasıl yardım ettiler anlatamam. Hepsi aynı anda aslan olup, tam da gerekli yerde bir kükrediler ki, dışarıdan geçenler bile duymuştur 🙂

Şunu belirtmeden geçemeyeceğim: bızdıkların hepsi inanılmaz olgundu. Belki çoğu böyle bir aktiviteye ilk defa katılıyordu. Fakat kitap okunurken sessizlik olması gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Kimse kimseyle itişmedi. Birbirlerini hiç rahatsız etmeden dinlediler, arada yorum yaptılar, arada istekte bulundular – bir dahaki okuma gününe ne okumam gerektiği konusunda öneriler getirdiler. Büyüklere örneklerdi, gerçekten.


Okurken onların değişen yüz ifadelerine bayılıyorum. Korkunç birşey okuyorsam, gözler faltaşı gibi açılıyor; üzülen Prenses Lilliperi’yi dinlerken ise neredeyse ağlayacaklar. Lilliperi güzel elbisesine kavuştuğunda ise hepsinin yüzü gülüyor.
Daha saatlerce okuyabilirim ama yarım saat onlara bol bol yetti.

Okumayı takiben Sihirli Sayfalar’ın sahibi Ayşe, onlara Elmer’lı bir boyama aktivitesi hazırlamıştı. Masaya geçildi ve hep birlikte boyamalarını yaptılar.

Ardından herkes evlere dağıldı. Biz küçük bir grup yandaki Kırıntı‘ya geçip, erken bir akşam yemeği yedik keyifle. Kırıntı gerçekten servis olarak çok başarılı. Ve çocukları da çok mutlu eden bir mekan (tabii dolayısıyla bizleri.)

Şimdi hedef bir de haftasonu, muhtemelen Pazar öğlen, okuma başlatmak. Bu konuda Ayşe’nin güzel bir fikri var: Pazar okumalarını babalar yapsın, anneler de biraz nefes alsın diyor. Gönüllü baba aranıyorrrrrrrrrrrrrrrr… Hadi bakalım 🙂

Haftaya Perşembe saat 16:30’da biz yine Sihirli Sayfalar’dayız. Bekleriz efendim 🙂

Bir Okuldan Ne Beklersiniz?
Bir Okuldan Ne Beklersiniz?

Mart ayı geldi! Bu ne demek? Neden önemli?

Hayır, hayır kedilerden dolayı değil…

Havadan dolayı da değil…

Tek kelime yazacağım anlayacaksınız: OKUL

Evet, Mart ayı okulların tanıtım ayı. İşte yine geldi. (daha&helliip;)

Okuma Saati Başlıyor!

Kitap okumaya ba-yı-lı-rımmmmm… Gerçekten. Özellikle okul dönemlerimde yaz tatillerinden önce annemle evdeki kütüphanemizin başına geçer, o yaz okunacak kitapları seçerdik. Annem genelde dengeli bir karışım yaratmaya çalışırdı. İngiliz klasikleri seçildiyse, biraz da daha hafif okunacaklar aralara serpiştirilir, böylelikle sıkılmam engellenirdi.

Ve tüm yaz boyunca o kitaplar biterdi. Bazıları daha yavaş ilerler, bazıları neredeyse bir günde sonlanırdı.

Kitap kokusu çok özeldir benim için. Sayfalarını şöyle bir karıştırır, o kağıt kokusunu içime çekerim.

Hayat koşuşturması arttıkça okuma sürelerim kısalmaya başladı ama yine de hiçbir zaman bitmedi. Hâlâ başucumda yığınla kitap var, tek tek okunuyorlar.

Aynı alışkanlığı Mayacığıma da kazandırmak istiyorum. Minikliğinden beri kitap okuyorum ona. Artık pek çoğunu ezberlediği için, bazen o da hayali kardeşi Gofret’e kitap okuyor, bazen de ayılarına…

Kitapçılarımız da eskiye göre çok gelişti. Çoğunun çocuk bölümlerinde keyifli köşeler oldu. Oturup çocuğunuzla kitapları almadan karıştırma imkânı buluyorsunuz.

Ama hâlâ eksikliğini hissettiğim okuma saatine hiçbirinde denk gelmedim. Ben de iş başa düştü deyip, soluğu Sihirli Sayfalar‘da aldım. Sihirli Sayfalar nerede mi? Bebek’te. Bebek Parkı’nın tam karşısında cadde üzerinde, gizli kalmış bir yer. İçerisi harika. Sadece çocuklar ve gençler için kitap satılıyor. Çok keyifli bir mekân. Yazın Bebek Parkı’nda bızdıkları oynattıktan sonra, soluğu Sihirli Sayfalar’da alıyorduk arkadaşlarla.

İşte şimdi orada okuma saati başlatıyoruz. 3-6 yaş bızdıklar için her Perşembe saat 16:30’da başlayacak. Bızdıklar 20 dakika, maksimum yarım saat dayanıyor diye kısa tutacağız. Ardından isteyen orada daha da kalıp, kitapları keşfeder. İsteyen Bebek’te vakit geçirir, isteyen civarda birşeyler atıştırıp evine döner.

Haftaya ilki başlıyor. Bir heyecan kitapları seçtik. Okumayı ben yapıcam ama eş dost da söz verdi, onlar da destek olacak. Hep birlikte miniklere okuma sevgisini aşılamaya, doğumgünlerinde oyuncak değil de kitap almayı öğretmeye ne dersiniz?

Bence keyifli olacak, gelebilecek herkesi bekliyoruz !

Tam adres :
Cevdetpaşa Cad. 31/A, Bebek
Midpoint’ten sonra Kırıntı’yı görüyorsunuz. Biraz daha Arnavutköy’e doğru yürüdüğünüzde işte size Sihirli Sayfalar. Karşınızda Bebek Parkı kaydırakları.

Renkli Çakıl Taşları

Geçenlerde çok sevdiğim, genç bir yakınım akşamın ilerleyen saatlerinde beni aradı. Sesinde bir heyecan, bir çaresizlik… Hoşbeşden sonra, bekliyorum acaba asıl paylaşmak istediği nedir diye.

“Defne Abla, bizim okulun dergisine ‘Kişisel Gelişim’ hakkında bir yazı yazmam gerekiyor. Ama ne yazacağımı bir türlü bilmiyorum. N’olur aklınıza gelen şeyleri bana mail olarak atar mısınız?”

Yüzümde bir gülümseme belirdi. Ben de o yaşlardayken(ahhh ah gençlik, buu huuuuu),bu tarz alışılmışın dışında projeler ya da talepler hem beni çok heyecanlandırır, hem de panik olmama sebep olurdu. Kendi varlığımı bir şekilde gösterebileceğim, düşüncelerimi paylaşabileceğim, insanların dinleyeceği bir ortam ya da okuyacağı bir yazı hem müthiş bir heyecan kaynağı, hem de karın ağrısı olarak bende barınırdı.

Aradan seneler geçince insan bir şekilde, herhalde birikimler de arttığı için, konuları daha rahatlıkla irdeleyip, ifade edebiliyor.

Kişisel gelişim…

Nedir gerçekten? Ne kadar geniş bir konu değil mi? Tek cümle ile özetlemek mümkün değil.

Kişisel gelişim aslında bebeklikten başlayan ve son nefesle ancak tamamlanan bir şey.

Minicik bir bebeğin ilk birkaç senesindeki gelişimi daha fazla fiziksel boyutta olsa da, tabii ki iletişimi de hızlı bir şekilde gelişmekte. Ancak özellikle daha ilerleyen yaşlarda, öncelikle ebeveynlerin katkısıyla edinilen tecrübelerin her biri, iyi ya da kötü, minik çakıl taşları gibi bardağı doldurmaya başlıyor.

Okul hayatı, sosyal çevre, sunulan imkânlar, kişinin yaşadığı şehir ve ülke, karakterinin kendine has olmasıyla yönlendiği ilgi alanları ve daha burada sayamadığım pek çok unsur aslında kişisel gelişimin bir parçası.

Benim en çok ilgimi çeken ise burada hobilerin yeri. Neden mi? Çünkü hobiler insanın kendisinin bilinçli olarak yönlendiği konular. Diğerleri genelde ya kontrolümüz dışında olan etkenler, ya da farkında dahi olmadığımız bir süreçte elde edilenler.

Hobiler ise her şekle bürünebilir, herkes tarafından elde edilebilir, yaratıcılığı zorlar, kişinin gelişimine maksimumda katkı sağlar, zor zamanlarda imdada yetişir, mutlu olduğunuzda paylaşılarak çoğalır, başkalarını da mutlu eder. Onlar bana göre bardaktaki renkli çakıl taşları.

Belki meraklı bir tip olmam, belki yenilikleri denemeye pek bir hevesli olmam, belki de macera arayışım, çeşit çeşit kurslara katılmama neden oldu. Makyaj mı istersiniz, hem yurtiçi hem yurtdışı eğitimler aldım. Yemek pişirmek? Bayılırım ders almaya. Zaten üniversitede başlayan turizm ve otel yöneticiliği aşkım, mutfakta ve barda tecrübelerimle pekişince önüme gelen kursa katıldım diyebilirim. Şarap tadımı ve kursu mu var? Koluma bir arkadaşımı takmışım, ben oradayım. Her yere de birilerini sürüklemezsem olmazzzzz…
Dans? Evet evet bayılırım dans etmeye. Hele de Latin olursa. Mundo Latino severek dans dersleri aldığım bir yerdi mesela. Önce kendi başıma, sonra sevgili eşimin katılımıyla.
Tatile gittiğim mekanda sanat atölyesi mi var? Onu da deneyelim. Peçete kullanarak gayet basit bir teknikle yaptığım resim, şu an ailemizin yazlık evinde asılı durumda.

Başka?

Suda jimnastik? Evet evet spora mutlaka eklenmesi lazım.

Ve son aşkım. Flower designing. Sevgili Sezen’in atölyesinde, onunla baş başa yaptığımız çalışmalar sadece gözüme değil, ruhuma da hitap ediyordu. Adeta bir terapi kıvamında. Hâlâ da devam etmeye çalışıyoruz, zor ayarlansak da 🙂

Şimdi bunları okuduğunuzda bana iki farklı yorumda bulunabilirsiniz.

Birincisi doyumsuz ya da maymun iştahlı.

İkincisi çok yönlü, denemeye açık.

İlkini diyorsanız seyrek görüşelim lütfen :)) Şaka şaka…

Sözlükte “hobi” kelimesinin karşısında “görev ve meslek dışında severek yapılan, dinlendirici, oyalayıcı uğraş” diye yazıyor.

Benim de bugüne kadar yaptıklarım, gerçekten meslek edinmeyi düşünmeden, ilgimi çeken konularla tanışmış olmayı ve kendime standart hayatımdan bir paydos verip, bambaşka bir ortamda bulunabilmeyi hedefliyordu.

Etrafıma baktığımda kişilerin hobi ve meslek kelimelerini karıştırdığını düşünüyorum. Bu belki her kişinin hayalinin kendini çok çok mutlu hissettiği bir işinin olması. İşe giderken mutluluktan uçması, hatta yolda “canım işim, canım işim” diye şarkı söylemesi.

Size acı bir haber vereyim: bu sadece bir HAYAL!

Hemen bir açıklama getirmek isterim bu yorumuma, insan sevdiği işi yapabilir ama o yine de iştir ve beraberinde pek çok sorumluluk getirir. Kendi işinizse 24 saat aklınızdadır. Kâr etmeniz gerekir, elemanlarınıza karşı sorumluluklarınız vardır, müşterilerinize karşı daha da büyük sorumluluklarınız vardır. Başarılı olmak elzemdir. Rekabet ortamında benzerleriniz arasından sıyrılmanız gerekir. Ve bunu her gün yapmanız gerekir. Vazgeçemezsiniz, bırakamazsınız.

Bir müessesede çalışıyorsanız eğer, bu sefer oranın kurallarına uymak gerekir. Maaşınız bellidir. Yine müşterilerinizi ve bu sefer patronunuzu da mutlu etmeniz gerekir. İş arkadaşlarınızla iyi geçinmek çok önemlidir. Çalışma ortamına ve saatlerine mutlaka uymanız gerekir.

Gerekir de gerekir…

Bilmem anlatabiliyor muyum? (Bu cümleyi hafif Doğu şivesi ile söyleyince komik oluyor… Deneyin…)

Halbuki hobiler öyle mi? Para kazanma ya da kazandırma derdi olmayınca, nasıl da keyifli bir hâl alıyor yapılan çalışmalar.

Ancak bizde kopyacılık maksimumda. Başka hiçbir ülkede belki bu kadar çok yoktur. Herşeyi taklit ediyoruz. Zaten en güzel taklit çantalar da Türkiye’de yapılıyor. Sadece bu bile bir gösterge.

Birisi bir konuda başarılı mı? Hemen “Aman canım ne var ki, ben de yaparım. Zaten çiçekleri de ucuza alıyorlar. İki ders alsan hemen kendi kontaktlarını kullanıp organizasyonlara çiçek tasarlayabilirsin.”

Kardeşim, o kişi bunu meslek edinene kadar neler yaşamış? Ne eğitimler, ne tecrübeler, ne fedakârlıklar, nasıl bir yatırım, neler neler. Ne olur benim yaptığım çalışma sadece bir hobi olarak kalsa? Kime, ne zararı var?

Yapılan işe saygı duymaktan çok, küçümseyip, sonra da aynısını yapmaya çalışıyoruz toplum olarak. Sen de farklı bir şey yap. Olmaz mı? Ama öylesi zor. Yapılanı kopya etmek çok daha kolay.

Milletimin hobisi yok bu nedenle. Çünkü hobileri mesleğe çevirmeye çalışma derdinden kimse yaptığından hoşlanmıyor ki… Bir telaş, bir acele. Kopyalamaya çalışıyoruz her beğendiğimizi, sonra da ondan para kazanmaya çalışıp, tüm güzelliğini, tüm saflığını yok ediyoruz.

Öncelikle hobi edinmeyi öğrenmemiz lazım. İşte kişisel gelişim ancak bu şekilde renklenecek. Her bir hobi farklı bir renk katıyor bize. Ve biz çok renkli, çok keyifli, paylaşabilecek konusu fazlasıyla olan, hayattan zevk alabilen insanlar haline geliyoruz. Yaşımız ilerleyip, iş hayatından elimizi ayağımızı çektiğimiz dönemde de hobilerimiz imdadımıza yetişiyor, bir yaşam şekli olarak karşımıza çıkıyor.

Zamanında denizciliğe merak sarmış bir kişi, yelkenlisi ile dünyayı dolaşabiliyor. Çiçek işine kendini vermiş bir diğeri, bahçesini kendi donatıyor rengârenk çiçeklerle. Onların nasıl yetiştirildiğini torununa gösterebiliyor, paylaşabiliyor.

Seçilerek edinilmiş her bir deneyim, insanı daha kuvvetli kılıyor, geliştiriyor, taşlar üst üste ekleniyor.

İşte kişisel gelişim bu bence. Her yerden edinilen tecrübeler, bilgi akışı. Ama en önemlisi hobilerimiz ve onların bize en başta manevi anlamda kattıkları.

Mutluluğu başkalarının yaptıklarında değil de kendi yapabildiklerimizde bulduğumuzda, daha renkli kişiler olacağımız kesin. Sırf bu sebepten belki de okullarda “hobi edinmek” başlıklı bir ders olmalı ki bizim bızdıklar hobi edinmenin önemini tecrübe ederek öğrensinler. Malum herşeyi okullardan bekliyoruz ya… Bizlerden hayır yok, bunu da okullar versin çocuğa… (Çok manidar oldu ama bu da başka bir yazının konusu sevgili Dostlar)

Hepinize kucak dolusu renkli çakıl taşları…

İşte kişisel gelişim bu bence. Her yerden edinilen tecrübeler, bilgi akışı. Ama en önemlisi hobilerimiz ve onların bize en başta manevi anlamda kattıkları.

Mutluluğu başkalarının yaptıklarında değil de kendi yapabildiklerimizde bulduğumuzda, daha renkli kişiler olacağımız kesin. Sırf bu sebepten belki de okullarda “hobi edinmek” başlıklı bir ders olmalı ki bizim bızdıklar hobi edinmenin önemini tecrübe ederek öğrensinler. Malum herşeyi okullardan bekliyoruz ya… Bizlerden hayır yok, bunu da okullar versin çocuğa… (Çok manidar oldu ama bu da başka bir yazının konusu sevgili Dostlar)

Hepinize kucak dolusu renkli çakıl taşları…

İşte kişisel gelişim bu bence. Her yerden edinilen tecrübeler, bilgi akışı.Ama en önemlisi hobilerimiz ve onların bize en başta manevi anlamda kattıkları.

Mutluluğu başkalarının yaptıklarında değil de kendi yapabildiklerimizde bulduğumuzda, daha renkli kişiler olacağımız kesin. Sırf bu sebepten belki de okullarda “hobi edinmek” başlıklı bir ders olmalı ki bizim bızdıklar hobi edinmenin önemini tecrübe ederek öğrensinler. Malum herşeyi okullardan bekliyoruz ya… Bizlerden hayır yok, bunu da okullar versin çocuğa… (Çok manidar oldu ama bu da başka bir yazının konusu sevgili Dostlar)

Hepinize kucak dolusu renkli çakıl taşları…

Bızdıkların Gözüyle Dünya

Okuldan her hafta farklı çalışmalar eve yollanıyor. İçlerinde resimler var, farklı sanatsal faaliyetler var, neler var neler. Hiç birini atmaya kıyamadığım için yakında daha büyük bir eve taşınmamız gerekecek diye korkuyorum!

Son gelen resimlerden biriydi. Ben baktığımda renkli çizgiler görüyorum sadece. Halbuki o resim yarasaların resmiymiş. Hem de hepsi uçuyormuş!

Bu “modern sanat eserlerinin” daha çok, minik olan bir çocuğun henüz gelişmekte olan çizim becerisiyle alakalı olduğu düşünülebilir tabii. Doğrudur da. Ancak farklı bir açıdan düşünürsek, hayalinde yarattığı çizimi yapmış bir sanatçı da görebiliriz.

Öyle çok kalıplar var ki hayatta. Aslında her şeyi kalıplar içerisinde yaşıyoruz. Bu kalıplardan biraz uzaklaşmak için çırpınanı da “eksantrik”, “cins” ya da “uçuk” olarak damgalıyoruz. Neden? Çoğu zaman sadece alışılmışın dışında olduğu için aslında. Hoşumuza gitmiyor. Bize göre “farklı” olanı,”aykırı” olanı itme içgüdümüz var.

Çocuklarımızla ilişkilerimizde de böyle aslında. Bugün çok değer verdiğim arkadaşım Aslı ile sohbet ederken (kendisi yakın zamanda 0 km.bızdıklar‘a konuk yazar olarak katılacak. Aslıcım bak buradan duyurdum, kaçış yok artık…), zamanında bizlere yapıldığı gibi (bakın yine suçu anne-babalara atıp, işin içinden çıktım :)), çocuklarımıza otomatikman yapılması gerekenleri dikte ettiğimizden bahsediyorduk. Buna engel olmanın ne kadar zor olduğunu konuştuk.

Benim çocukluğumda anne-babalar öyle sabredip çocuk keşfetsin demezlerdi. Küt diye söylerlerdi çocuğa yapması gerekeni, çocuk da yapardı. Konu kapanırdı.

Fazla sorgulayan çocuk hiç hoşa gitmez, sürekli “niye?”, “neden?” diyene de en sabırlısı bile ancak bir, bilemediniz iki defa açıklama yapar, üçüncüsünde “öyle işte canım aaaaaa” derdi. Çocuk da ne yapsın, sorularına son vermek zorunda kalırdı.

Yabancı, özellikle Amerikalı ailelerin çocuklarının girdikleri her ortamda ne kadar rahat soru sorduklarını, ne kadar rahat fikirlerini beyan ettiklerini beğeniyle gözlemlediğimi hatırlıyorum.

Şimdiki anne ve babalar da, her ne kadar öyle görmedilerse de, biraz biraz çocuğa bu güveni kazandırmak için, kendilerini tutmaya çalışıyorlar. Ancak zor tabii. Biz böyle yetişmedik ki. Bazı şeyler otomatik olarak ağzımızdan çıkıyor, bızdığımızın kendi alması gereken kararlara müdahale ederken buluyoruz kendimizi.

Çok geniş bir çerçevede olabiliyor bu. Daha küçük yaşlarda okulda arkadaşıyla bir tartışmaya girdiğinde, onların çözüme ulaşmasını beklemek yerine, sabredemiyor ve atlıyoruz hemen. Çözümü biz onlara sunuyoruz ve ısrarcı da oluyoruz:

“Ahmet o araba benim!”

“Hayır ben oynicam onunla!”

“HAYIR! İSTEMİYORUM OYNAMANI!”

Giderek yükselen ses tonu, kısa zaman sonra ağlamaklıya dönüyor, iş fiziksel olmaya başlıyor veeeeeeeee anneler müdahale ediyor:

“Ahmet yapma yavrum. Ver o arabayı Mete’ye.” diyor Ahmet’in annesi.

“Metecim neden böyle yapıyorsun? Biraz da Ahmet oynasın arabayla” diye atılıyor Mete’nin annesi.

Anneler çocuklarını fedakarlık yapamaya ikna etmeye çalışıyorlar. Her iki taraf da çok kibar ve aynı kibarlığı çocuklarının da göstermesini istiyor. Mümkün mü? Henüz değil. Ama bizler kendimizi tutamayıp çocuğumuza yapması gerekeni söylüyor ve yapana kadar da peşini bırakmıyoruz.

Daha büyük yaşlara gelindiğinde ise, bu sefer daha önemli kararlar almaya çalışan çocuğumuza, olması gerekeni göstermek bizler için kaçınılmaz oluyor. Ve sonuçta ne oluyor biliyor musunuz? Bebeklikten ergenliğe kadar pek çok konuda anne veya babasından ne yapması gerektiğini duyan çocuk, ileriki yaşamında sorun çözemiyor, tökezliyor, şaşırıyor.

Koskoca insanları görürsünüz, iş sahibidir, yöneticidir. Ancak pek çok konuda hâlâ annesine ya da babasına danışmadan karar alamaz. Onları hayatının orta yerine koyar, vazgeçemez. Ne kadar sağlıklı?

Bizler hayatın renklerini belirledik. Bu yelpaze dışına çıkmıyoruz. Halbuki bir çocuğun hayatına baktığınızda herşey yepyeni. Hepsi değişik, hepsi bir keşif.

Etrafımda olan biten ile ilgili farkındalığım kızım sayesinde inanılmaz arttı. Adeta gökkuşağının dışına çıktı renk yelpazem.

Son zamanlarda okuduğum kitaplardan biri “Daddy Needs a Drink” , ebeveyn olmayı bir babanın gözünden anlatıyordu.

Burada özellikle bir bölüm çok hoşuma gitti. Yazar olan babaların, çocuk sahibi olduktan sonra işlerinin nasıl geliştiğinden bahsediyordu. Çünkü kanıksadıkları pek çok konuya şimdi çocuklarının gözlerinden tekrar bakıyor ve tekrar analiz ediyorlardı. Bu da kariyerleri açısından inanılmaz bir artı değer katıyordu.
Kapaktaki viski bardağının da düşünce gücüne katkısı olduğu söyleniyor ama bilemem… 🙂

Sadece yazar olanlar için değil, aslında hepimiz için bir çocuğun gözüyle dünyaya bakmak iyi gelecek. Bizi mutlu kılacak, hayat sevgisi aşılayacak. Gelin gökkuşağındaki renklerden fazlasını keşfedelim. Bızdıklardan öğrenmek için kendimize izin verelim. Bir sefer de onlar bize öğretsin, biz onlara öğreteceğimize. Ne dersiniz?

Yeni Dostluklar

Kızıcığımın okula başlamasını takiben, geçtiğimiz senelerde Gymboree’de, bu sene de Robert Yuva’da sadece onun değil, benim de yeni arkadaşlarım oldu. Bazıları inanılmaz gelişti, ailecek görüşmeye başladık, bazıları akıl danıştığım kişiler oldu, diğerleri her gün çocuklarımızın bahçede bitmek bilmeyen oyunlarını beklerken sağlık durumlarından, çocukların geleceğine kadar pek çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunduğum kıymetli kişiler oldu hayatımda.

Bir gün okul çıkışını kayıt etmek istiyorum. Çok komik ama çok da şeker bir halimiz var bence. Uzaktan bakan bayağı eğlenir. Kocaman kocaman insanlar, yüzlerinde kendilerinden geçmiş mutluluk ifadesi çocuklarının oynayışını seyrediyorlar. Herhalde bir şeyin müptelası olmak böyle bir şey. Mest oluyor insan. Bu arada tabii zaman ilerledikçe yavaş yavaş sıkılmaya başlayanlar, çocuklarını ikna etmeye çalışıyorlar:

“Hadi Zeynepcim, gidelim artık yolumuz uzak” diyor her gün torununu almaya gelen genç Dede.

“Hayır! Olmaz! Ben daha Maya’yla oynayacağım.”

Zeynep’in dedesini son derece benimsemiş olan Maya, koşarak yanına gelip duruma hakim olmak istiyor. Kaşlar çatık, minik parmak sallanıyor ve en kalın sesiyle:

“HAYIR GİTMİYORSUNUZ! BİZ DAHA OYNUYORUZ!” diyor.

Zeynep’in dedesi (okulda kimsenin gerçek ismi kullanılmıyor – herkes birinin annesi, babası, dedesi, anneannesi,…) yüzünde kibar gülümsemesi ile cevabını bildiği soruyu soruyor:

“Maya daha ne kadar oynayacaksınız?”

Veeee beklenen cevap geliyor, hiç ikiletmeden:

“Beş dakika!”

Birbirimize bakıp gülüyoruz. Ben kızıma son uyarılarımı hep beş dakika öncesinden verdiğim için, o da aynını tekrar ediyor.

Bekleme esnasında pek çok konu konuşuluyor demiştim. Benim blogu takip eden anne ve babalardan da harika öneriler, güzel konular geliyor.

İşte bugün aslında paylaşmak istediğim de bunlardan biri. Bir önceki yazımda yer alan sağlık konusuyla ilintili ama bu sefer yurt dışından bir isim: Jamie Oliver – meşhur The Naked Chef.

İsterseniz biraz ön bilgi:


Jamie Oliver 1975 Essex, İngiltere doğumlu. Restaurant işinde olan babasından dolayı çok küçük yaşta işin içine giriyor. Hayatta yapmak istediğinin yiyecek/içecek işi olduğuna karar verdiği noktada gerekli eğitimi alıp, tanınmış restaurantlarda çalışmaya devam ediyor. Rose Gray ve Ruth Rogers’ın sahip olduğu River Café’de çalıştığı dönemde, restaurant ile ilgili yapılan bir belgesel çekimi esnasında, gencecik ve hazır cevap bir şef olarak dikkati çekince, programın yayınlanmasının ardından kendisine pek çok teklif geliyor ve The Naked Chef doğuyor.

Son derece başarılı, herkese hitap eden, ilginç ve genç bir şef olduğu için oldukça yoğun bir çalışma hayatı var. Bu nedenle ailesine vakit ayıramamaktan yakınanlardan kendisi.

Kendi çocukları da olduğundan olsa gerek, sağlıklı beslenme üzerine aktif çalışmalar yürütmekte. Özellikle gençlik için. Amerika bildiğiniz gibi sağlıklı beslenme konusunda uzun zamandır sınıfta kalmış bir ülke. İnanılmaz büyük porsiyonlar, kullanılan karbonhidrat ve yağ miktarı, salatalara konulan soslar, kahvelerdeki kremalar ve daha pek çok katkı maddeleriyle süslenen yemeklerin acısı şimdilerde dikkat çekici noktaya geldi. Obezite ve kalp hastalığı konusunda inanılmaz bir artış var Amerika’da. Üstelik küçücük çocuklarda başlıyor, gençlik yıllarında pek çok sorun onları bekliyor.

Bill Clinton’ın, Michelle Obama’nın okullarda yapmaya çalıştığı değişikliklere Jamie Oliver’ın da katkıları var. İşte 11 Şubat 2010 tarihinde TED Ödül töreninde konuyla ilintili yaptığı çarpıcı konuşmayı, bu konuşmadan beni haberdar eden Cüneyt Bey’e teşekkür ederek, sizlerle paylaşmak istiyorum:

http://video.ted.com/assets/player/swf/EmbedPlayer.swf

Bizim memleketimiz henüz bu noktada olmasa da, öncelikle biz velilerin çocukların beslenme ve hareket oranlarına çok ama çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bu konuda okulların dikkatli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Onlarla elimizdeki verileri paylaşmamız ve bizlerle aynı hedefe doğru koştuklarını görene kadar da uğraşmamız gerekiyor. Şu an pek çok detaya boğulmuş durumdayız ancak temel hataları göz ardı ediyoruz. Öncelikle hızlı düzelebilecekleri düzeltip, sonra detayıyla uğraşmak daha önemli gibi geliyor bana.

Üstelik bunun bir iyi yanı da, çocuğumuza doğru örnek olabilmek adına, biz de sağlıklı beslenmeye ve bol hareket etmeye başlarsak, hepimiz daha da gençleşeceğiz, çocuklarımızla daha keyifli ve daha uzun seneler birlikte olabileceğiz. Bunun olabilme ihtimali bile bana güç veriyor. Ya size?

Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?
Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?

Bu yazı biraz başlıkla alakalı olacak sevgili dostlar. Arada değişiklik yapmak lâzım değil mi ama? Hep sürprizli konular olmasın ki bir “ağırlığımız” olsun… 🙂 (daha&helliip;)

Analı Kızlı
Analı Kızlı

Analı kızlı çorbasını bilir misiniz? Kimi yerde Adana bölgesinin, kimi yerde Malatya’nın çorbası denir. İçinde yok yok, bir ben eksiğim yani… Minik içli köfteler, nohut, yoğurt,… Çok besleyici bir çorba. Bildiğim kadarı ile zamanında komşuculuk çok önemli ve hayatta iken, herkesin getirdiği malzemelerle yapılırmış. Yani pek çok kişinin emeğinin, katkısının bulunduğu leziz bir tat.

Hay Allah şimdi de yemek tarifi mi dinleyeceğiz diye aklınızdan geçiyorsaaaa, içinizi rahatlatayım öyle bir durum söz konusu değil. Gerçi çocuklar için blogun bir kenarına mönü (bu kelimeyi telaffuz ederken lütfen dudaklarınızı Ajda Pekkan misali büzüştürün ve “ö” harfi üzerinde biraz duraklayın – neden mi? Çok eğleneceksiniz de ondan, deliye her gün bayram nasılsa, gülümsemek için bir sebep de burada :)) önerileri koymam istendi. Belki onu da yaparız, niye olmasın?

Neyse bugünkü konumuz farklı. Analı kızlı çorbası nasıl zenginse bence anne-kız ilişkisi de o kadar renkli. Bu blogda cinsiyet ayırımı yok. Özellikle de gerçek anlamda “ilgili” babaların da yazıları takip ettiği düşünülürse, yapacağım en son şey ayırımcılıktır. Ancak tabii benim bir anne olduğum ve de bızdığımın da bir kız çocuk olduğu düşünülürse, bazen denge biraz daha bizim tarafa kayabiliyor. Ama bu da belki beyler için bir avantaj olabilir – bizleri hep anlayamadıklarından şikayet ettikleri için bir katkımız olur diye umuyorum.

Yaz hariç Mersin’de yaşayan anneciğim arada çeşitli vesilelerle İstanbul’a geldiğinde benim tüm programlarım önemlerini yitirir, ertelenir, ikinci plana atılır. Zaten kısıtlı olan günler, gerek onun yoğun programı (tavuklar asla yerlerinde durmaz biliyorsunuz – bu ne demek diye düşünenler için “Eyvah! Anneme benzemeye başladım…” başlıklı yazıyı okumanızı öneririm) gerekse diğer koşuşturmalar nedeni ile çok hızlı geçtiği için, planımızı o gelmeden neredeyse bir ay önceden yapmaya başlarız. Aceleci ailenin hali başka oluyor!

Bu sefer de böyle oldu. Pazartesi gününden Perşembe gününe kadar süremiz var. Perşembe kendisi 50 yıllık arkadaşları ile Burma’ya gidecek – tüm itirazlarımıza rağmen. Bu arada bu Burma konusu hakkında gidenler harika şeyler anlatıyorlar ama bizim gibi gitmeyip, yalan yanlış duyduklarımızla köşemizde ahkâm kesenler pek bir huzursuz.

Annemle dolu dolu bir program yaptık. İçinde tabii ki ailemizin en miniği Maya’da var. Öyle bir program ki bu, her aşamasında renk var, her aşamasında bir hareket ve heyecan var.

Önce işler bitiriliyor ardından bir kahve ya da güzel bir mekanda bir öğle yemeği.

Maya okuldan alınıyor. Kızıcık öyle heyecanlı ki, öğretmenine birkaç defa o gün onu anneannesinin alacağını bildirmiş bile. Bahçeye çıktığımız an sadece ve sadece anneannesine gösteri yapıyor, bana bakmıyor bile. Hatta beni onlardan uzakta tutacak bir program bulup mekandan uzaklaşmamı sağlıyor.

Aynı durum evde de geçerli. Anneanne Maya’nın minicik odasına davet edilip (“Ananeeeeeeee geeellllllll!” diye seslenilmesine davet denebilirse eğer), kapı sıkı sıkı kapatılıyor. Bana zaten yapacak iş bulmuş Maya: “Annecim sen işlerini yapabilirsin, biz ananeyle oynicaz!”

Yüzümde hafif bir gülümseme, onu o kadar iyi anlıyorum ki. Bir anne nasıl kıymetliyse, onun annesi sanki iki kat kıymetli oluyor. Onunla geçirilen zaman hiç bitmesin istiyor insan. Ben bu hissi çok ama çok iyi biliyorum.

Akşam Maya ile yemek programı, bızdığı en sevdiği mekan Alkent Mezzaluna’ya götürüyoruz.

Bir akşam da ana kız baş başa sabun köpüğü “Sevgililer Günü” isimli filme gidiyoruz. Oh ne güzel bir kaçamak 🙂

Bizim ailede annemin tarafı ağırlıklı kız çocuk dünyaya getirmiş. Anneannem, ardından annem, ardından ablam Nilgün, onun kızları Amy ve Lydia, ben ve şimdi de Maya. Erkek çocuk nedir çok bilmiyoruz, en azından ailenin bu bölümü olarak. Eminim onun da çok keyifli yönleri vardır gibi politik bir cümle yazacağım buraya ki erkek çocuk anneleri üzerime gelmesinler 🙂

Hamileliğim boyunca bebeğimizin sağlıklı olması tabii ki temel istek idi. İnsan bunu uzun uzun düşünmüyor, doğal olarak sağlıklı bir çocuk istiyor. Bilinçli olarak istediğim “kızımız” olması idi. İşin ilginci bu konuda yalnız değildim. Mengü de aynı şekilde kız çocuk istiyordu. Erkek olsaydı mutsuz mu olacaktık? ASLA! Ama hani vardır ya insanın aklından geçen ama pek de dile getirmeyi uygun bulmadığı, çekindiği, yanlış anlaşılmaktan korktuğu şeyler. İşte bu da öyle bir şeydi bizim için. Allah gönlümüze göre verdi.

İşte şimdi ben bunun tadını çıkartmaya başladım, pek çok kız annesi gibi. Kızımla paylaşımlarımız gittikçe artmaya başladı. Baş başa kitapçıya gidip, kitabımızı seçtikten sonra, ben kahvemi o portakal suyunu içerken sohbet edebiliyoruz. Baş başa uçak yolculuğu yapıp, anneanne ve dedeye gidebiliyoruz. Yol boyu konuşup şakalaşıyoruz. Birlikte jimnastik yapıp, dans ediyoruz. Ve tüm bunları yaparken, gözümde onun daha da büyümüş, genç bir kadın olmuş hali canlanıyor. Aynen annemin anneannemle ya da benim annemle yaptığım gibi paylaşımlar giderek artıyor, nesilden nesile akıyor.

Peki erkek anneleri ne yapsın? Erkeklerin paylaşım şekilleri eminim farklı oluyor. Bir süre sonra eşleri doğal olarak daha ağır basıyor. Ama akıllı ve kendine güvenen erkek anneleri kollarını oğullarının seçtiği eşlere açıyor, onları bağırlarına basıyorlar. Ve biliyor musunuz ne oluyor? Oğullarından uzaklaşmayı bir tarafa bırakın, tam tersine bir kız annesi oluyorlar birden bire. Üstelik hazır geliyor ellerine. Yeter ki bazılarında olan “gelinle yarışma” içgüdüsünü bir tarafa itebilsinler.

Buna en iyi örnek benim Meral Annemdir (valla bu yazıları okuyor diye yazmıyorum.) Üç erkek çocuk, üç gelin. Biz gelinler “titrek” adımlarla onunla ilk tanıştığımızda o bize kendinden emin tavrı, gülümseyen yüzü ve iki yana açılmış kollarıyla geldiğinde, zaten tek yapmamız gereken o kollara kendimizi bırakmak olmuştu. İlk adım bu kadar sıcak olunca zaten ilişkinin geleceği de belirlenmiş oluyor. Ondan sonra ne oluyor biliyor musunuz? Evet bildiniz!
O üç tane “kızım” diyebileceği gelin, bizler de “anne” diyebileceğimiz yakınlıkta hissettiğimiz bir kayınvalide kazanmış oluyoruz.

Maya’ya hamileyken kahyınvalidem bana “Mothers&Daughters;” isimli minicik bir kitap hediye etti, “Seni kızım olarak gördüğüm için benden sana. Sen de kızıcığına verirsin” diyerek.
Kitapta anne-kız ilişkileri ile ilgili pek çok tanınmış kişinin sözleri var. Özellikle bir tanesi bana çok hoş gelmişti. Sizlerle paylaşmak isterim. Olduğu gibi yazmak istedim, anlamı değişmesin diye.

Lyn Lifshin’den: The relationship between a mother and her daughter is as varied, as mysterious, as constantly changing and interconnected as the patterns that touch, move away from, and touch again in a kaleidoscope.

Bana çocukken verilen en kıymetli hediyelerden biriydi kaleydoskop. Günler boyu bu renk cümbüşünü izlemiştim.

Ve şimdi düşününce gerçekten de çocuklarımızla ilişkilerimiz de bu kadar renkli, bu kadar farklı, bu kadar değişken ama bir o kadar da birbirine bağlı.

Çevirin kaleydoskopunuzu, daha da iyisi bızdığınıza bir tane hediye edin, kendisini ve sizi orada bulmasını isteyin. Bakalım o neler görecek…

Babası Ve Kızı Baş Başa

“Nefes alabilmek” başlıklı yazımda bahsetmiştim: Maya babası ile baş başa tatil yapmak istiyordu. Bu konuda çok da ısrarcıydı. Babasını gördüğü her an, onu elinden tutup buzdolabımızın üzerindeki takvimden ne zaman seyahatin gerçekleşeceğini göstermesini istiyordu.

Israrlara dayanamayan baba, işyerinden gelen tüm itirazlara rağmen işinden iki gün izin aldı ve muhteşem ikili baş başa yola çıktılar.

Tabii bu yolculuk öncesi son dakika karar alındığı için (hiç bana göre değil ama eşim spontane programları pek bir sever), Abant mı olsun Kartepe mi sorusuna hızla karar vermek gerekti. Zira sömestr tatili olduğu için her yer dolu idi. Neyse zar zor Abant’ta yer bulundu da bizimkilerin yolculuk rotası belirlenmiş oldu.

Kar yağıyor, hava soğuk. Bizim bızdığın pek öyle kalın ekipmanı yok. Tabii iş anneye düştü. Hemen bir çift kar botu alındı (babaanne olaya destek verip kar botlarını hediye etti – yaşşşaaa babaye), akabinde kot pantalonla donma ihtimali olan yavrumuzun huzuru için kar kıyafetleri kayaktan anlamayan annesi tarafından aranmaya başlandı.

Bir kez daha kayağın ne kadar pahalı bir spor dalı olduğunu, bunun ötesinde ne kadar fazla detayı olduğunu görmüş kaymamaya tekrar karar vermiş bulunuyorum. Bizim bızdıklar için bir kere tek pantalon satılmıyor nedense. Genelde 6 yaş üzeri tek pantalon vardı benim baktığım yerlerde. Size satış elemanları mont + tulum gösteriyorlar. Fiyatlar uçmuşşşşş… Çocuğumun Abant’ta dışarıda donmadan vakit geçirmesini istediğim için yutkunup en hesaplıcasından bir takım aldım.

Neyse, akşamın bir vakti hala rezervasyon kontrol edip (her zaman acaba daha iyi bir yer bulur muyuz düşüncesiyle kıvranıyoruz), eşya toplamaya çalışıyoruz ki sabah vakit kaybı olmasın. Kızımız öyle heyecanlı ki, benimle müthiş bir uyum içerisinde ne istersem istediğim parçadan, hatta ne olur ne olmaz diye fazlasıyla getiriyor.

“Mayacım bu kadar çorap yeter canım. Yok yok bu kazak fazla oldu. Sadece iki gün nasılsa, iki kazak yeter”

Bu arada herkese babasıyla 10 gün tatil yapacağını söylüyor. Bunu duyan arkadaşımız Selin, Maya’ya dönüp “Annen (sensiz) ne yapacak?” demiş. Maya gayet rahat ve umursamaz bir şekilde “Ne isterse onu yapacak!” diye cevabı yapıştırmış. Zamane çocuğu ne olacak… Her şeyi bilmen lazım mı… Benim de güzel planlarım var elbette, iki gün sadece benim 🙂

Neyse valizi hazırlandı. Üzerine baba eşyalarını koyacak. Bu arada kızıcık hummalı bir şekilde ekstra eşya hazırlıyor: oyunlar, bir takım kopmuş kağıtlar, birkaç araba,… Hepsini itinayla seçtiği kocaman naylon torbanın içine koyuyor.

“Mayacım bunlar da mı gidecek?” diyorum yüzümde hafif bir gülümseme – çaktırmamak lazım olayın komikliğini ve onun bu hallerine güldüğümü.

“Evet, bunlar bana lazım” diyor.

Belki sabaha vazgeçer diye üstelemiyorum. Eskiden olsa hemen unuturdu, büyüdükçe unutmuyor bunlar. Gün geçtikçe bizim hafızalar yok olurken, onlarınki giderek daha kuvvetleniyor.

Akşam zar zor uyuyor bızdık.

Sabah erkenden ayakta! Çok heyecanlı. Kahvaltı bile edemiyor. Geç kaldık, geç kaldık… En çok söylediği cümle bu. Çok gülüyorum çok.

Neyse kahvaltılar ediliyor, eşyalar arabaya yükleniyor. Arkalarından su dökücem, elimde Maya’nın Ben10 bardağı. Mengü gözlerimde hüzün işareti arıyor. “Niye gözlerin doldu?” diyor muzip bir ifadeyle.

“Yoo gözlerim falan dolmadı ki” diyorum.

Oysa garip hisler içerisindeyim, hem çok mutluyum iki gün onlar mutlu ben mutlu diye, hem de bir endişe, yoldan korkuyorum. Ailenin “control freak” diye adlandırılan, aslında son derece mantıklı detaylara dikkat eden annesi olarak, kontrolümün dışında ay pardon yani benden uzakta olacakları için az biraz huzursuzum.

“Sakın telefonlarına yolda cevap verme, dikkatin dağılıyor” diye kocamı uyarıyorum. O da bana nazlanıyor “Kızını merak ediyorsun di mi? Niye ben işe giderken böyle uyarılarda bulunmuyorsun bakalım?!”

Neyse sonunda iki kafadar yola çıkıyorlar, ben de arkalarından Ben10 bardağımla su döküyorum.

Gözler hafif ıslak “Allah ayırmasın” gibi normalde telaffuz etmeyeceğim bir cümle çıkıyor ağzımdan. Sonra hemen yapmam gereken işler listemle hızlı bir program yaparak koşturmaya başlıyorum.

Seyahat çok güzel geçmiş. Yalnız Maya daha köprüye gelmeden, “Geldik mi?” diye sormaya başlamış. İlk gün kar yokmuş Abant’ta fakat ertesi gün bol kar olunca bütün günü dışarıda aktivitelerle geçirmişler. Atların çektiği kızağa binmeden, dev kardan adam yapmaya kadar pek çok keyifli an yaşanmış.

İlk gün beni aradıklarında, otelde 5:00 çayındalardı baba kız.

Ertesi akşam eve gelebildiklerinde saat 10:00’du, yollar karlı olduğu için. 5.5 saat arabada olan iki insana göre gayet keyifli görünüyorlardı. Kızıcık eve gelir gelmez, nazını yapmaya başladı, kucağımdan inmedi.

Keyifli bir tatilden sonra en güzeli insanın sıcacık evine ve anne kucağına dönmesi olsa gerek 🙂

Buradan tüm babalara duyuru: kocam herkese öneriyor böyle bir tatil. En önemlisi de cır cır konuşan eşinden “nefes almış” oluyormuş 🙂

Konuk yazar olup kendi ağzından bu minik kaçamağı yazmasını istedim. Belki bir gün…