Kategori: Günlük Hayat

Balıklar Mı Akıllı Yoksa Biz Mi?

Havalar güzelleşince spor salonuna kapanmak çok da cazip gelmemeye başladı. Ben de kulağımda müziğim (Dido’nun ya da Taylor Swift’in harika sesleri ve tempolu müzikleri eşliğinde yürümek çok keyifli oluyor bu arada…), kendimi Bebek-Kuruçeşme hattına atıyorum kızıcığı okula bıraktıktan sonra.

Bu yürüyüş rotasında belirli bölümlerde, özellikle Arnavutköy’e yaklaşınca balıkçılar ile aynı kaldırımı paylaşıyoruz. Belki de hiç denemediğimden ve cehaletimden olsa gerek, böyle kaldırımdan aşağıya sarkıtılmış oltalarla minicik balıkları beklemenin keyfini bir türlü anlayamadım. Uzun uzun bekliyorlar ve sonunda minicik balıklar yakalanıyor. Hani bir teknede, denizin ortasında olunsa belki daha bir heyecan, hareket olur ama uzun saatler sabit durmak pek bana göre değil galiba.

Her neyse, işte bu yürüyüş yolunu balık tutma aşamasında olan meraklılar ile paylaşmak bazen oldukça zor oluyor. Tam oltayı atacaklar, siz arkalarından geçmeye niyetleniyorsunuz. Herkes çok dikkatli olmalı. “Ya gözüme o minik kancalardan biri takılırsa?” diye korktuğumdan itina ile geçiyorum, bekliyorum, onlara öncelik veriyorum.

İşte yine o günlerden birinde balıkların nasıl peş peşe oltaya takılabildiklerini merak ettim. Yani görüyorsunuz öndeki arkadaş takılmış, neden siz de aynı hatayı yapıyor, aynı yolun yolcusu oluyorsunuz? Balıkların akıllı olmadığı söylenir hep. Zekalarına şüphe ile bakılır.

Halbuki aslında bazı yönlerden biz de onlardan çok farklı değiliz diye düşünüyorum bazen.

Nasıl mı?

Gençlik yıllarınızı düşünün…

Tekrar ve tekrar aynı yanlış kişiye aşık olduğunuz hiç olmadı mı?

İnsanların değişebileceği konusundaki yanlış düşünceyi, siz de paylaşmadınız mı?

Ya da arkadaşlarınız size “Sen de hep böyle yapıyorsun. Akıllanmadın hâlâ!” demediler mi şu veya bu konu için.

Kış geldiğinde tatlılara yumulup, yaz yaklaştıkça aynadaki görüntünüzü beğenmemeye başladığınız olmadı mı hiç?

Ardından (özellikle bayanlar için) o sene piyasaya sürülmüş en teknolojik inceltme, sıkılaştırma, selülit giderici cihaza gözünüzü dikip, bütçenizi ayırmadınız mı? Ve yine, evet yine hiç bir sonuç alamadınız mı?

Peki iş hayatınızda egonuza yenik düşerek aynı tarzda yanlış kararlar aldığınız olmadı mı hiç?

Sevdiklerinizin vefatini takiben, her seferinde “ Zaman su gibi akıp gidiyor. Yaşamak lazım hayatı. “ demediniz mi? Ve sonra ne oldu?
Yine eski, sizi mutsuz eden, o anlamsız koşuşturmada tüm güzellikleri ertelerken bulmadınız mı kendinizi?

Vücudunuzu çok zorlayan bir hastalık esnasında yemin etmediniz mi kendi kendinize, sağlığın öncelikli olması gerektiği ve bu konuda iyileşir iyileşmez neler neler yapacağınızı. Sonrasında ise yine eski kötü alışkanlıklarınıza dönmediniz mi?

Liste uzar gider.

Peki balıklardan ne farkımız var?

Onlar da arkadaşlarına güveniyorlar, onların yaptıkları doğrudur herhalde diyorlar, takip ediyorlar.

Ya siz bunu hiç yapmadınız mı?

En Özenli Hâliniz Kim İçin?
En Özenli Hâliniz Kim İçin?

Geçen yazıda neden boşanıldığı konusunu ele almıştım. Bu yazıyı takiben yazıyı okuyanlardan bloga değil ama bana yorumlar geldi. Enteresan görüşler var gerçekten. Görebildiğim, bu konuda kafa patlatan bir tek ben değilmişim…

Bugün evlilik konusunu keyifli ve faydalı bir şekilde ele alan I’d Trade My Husband for a Housekeeper isimli kitaptan bir kaç önemli noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Kitap, özelikle çocuk doğduktan sonra evliliği korumanın yöntemlerini şakacı bir üslupla anlatıyor. (daha&helliip;)

“İyi Günde, Kötü Günde” Hani Nerede?
“İyi Günde, Kötü Günde” Hani Nerede?

İyi Günde, Kötü Günde…

Evlenirken hep böyle söylenmez mi? İçimizden hep bunları geçirmez miyiz?

İçimiz erir yanımızdaki kişiye, hayatımızın aşkına bakarken.

Harika bir gelecek hayal ederiz o kişiyle. Bu hayalde sadece ve sadece mutluluk vardır. Ne bizi mutlu ediyorsa o vardır, bir film şeridi gibi akar gözümüzün önünden. (daha&helliip;)

Hayatın Gerçek Sesi

Haydi bakalım, bu koşuşturmalı hayatınıza kısacık bir es verip, hayatın gerçek sesini duymaya ne dersiniz?

Bence hayatın gerçek sesi heyecanlarımız. Ama tatlı, ama ekşi, ama acı… Tüm heyecanlar hayatımızın renkleri aslında. Yaşananlardan akılda kalan anılara bir bakın, bir düşünün.

Aslında ilk akla gelip de saydıklarınız heyecanlı şeylerdir. Genelde de olumlu heyecanlar aklımıza gelir. Eşimizle yaptığımız romantik bir seyahat, arkadaşlarla yaşanmış keyifli anlar, iş yaşamımızdaki bir başarı, belki belirli bir proje, bebeğimizin ilk gülümsediği an,…

Geçen gün canım dostum Begüm’ün doğumgünü kutlaması için mekan arayışındaydık. Onunla telefonla konuşurken “Seni heyecanlandıran bir yere gidelim” dedim. Çünkü özel bir gün ve gerçek bir kutlamayı hak ediyor. Çünkü arkadaşım için “heyecan” önemli bir kavram.

İşte buradan yola çıkarak, ister çocuğuna bakmayı seçmiş bir anne olun, ister kariyerine odaklanmış bir kişi veya torunlarının keyfini sürmekte olan anneanne/babaanne, dedeler olun, heyecan her yerde. Fakat gerçek anlamda hissedebiliyor muyuz? Hissettiğimizde sonradan tarif edebilecek kadar özümseyebiliyor muyuz? Arada bir koşturmaya ara verip, sıradan gün ve anların dışına çıkıp, hayatımızdaki tatlı heyecanları sıralayabiliyor muyuz?

Ya sabah uyandığımızda? O gün bizi heyecanlandıracak bir şeyler bulabiliyor muyuz?

Çok mu istedim?

Belki de…

Ama neden olmasın? Neye odaklandığımızla ilgili bu bence. Malum benim pembe gözlüklerim var. Bir ara kaybetmiştim ama sonra onları bir şekilde geri getirdim şükür.

Fakat bundan da öte, heyecanlı olabilmek, beni heyecanlandıracak bir şeyler bulmak, sanki hayatımın merkezi. Heyecanlandığımda kalbim pıt pıt atıyor, karnımda kelebekler uçuşuyor, yüzüm sanki daha bir renkleniyor, hareketlerim hızlanıyor, damarlarımdaki kanın çok daha hızlı aktığını hissedebiliyorum. Yaşamaktan mutlu oluyorum.

Peki son zamanlarda beni neler heyecanlandırıyor?

En başta 0 km. bızdıklar beni çok ama çok heyecanlandırıyor. Kendi kurduğum, istediğim gibi geliştirebildiğim, onunla ilgili çeşitli projeler planladığım ve bu projeleri adım adım gerçekleştirdiğim için bu blog beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

Bununla bağlantılı olarak, bilgisayarımın başına oturduğumda, uygun ortamı sağladığımda ki bu ortam güzel, dingin bir müzik – genelde caz müziği, beraberinde keyifli bir içecek – genelde kahve ya da şarap, evin keyifli bir köşesi – bahçeye bakan bir nokta gibi detaylar içermekte, yazacak güzel bir konu bulduğum an heyecanımın başlangıç noktasında oluyorum. Sonra bu yazının şekillenmesi, giderek bir hamur gibi yoğurulması ve bazen de çıkış noktamdan çok daha farklı bir mesajla bitişi, bunlar heyecanlı geçişler benim için.

Sonra okuma saatlerimiz beni müthiş heyecanlandırıyor. O hafta başı kitap seçiyor olmaktan, akşamına bu kitapları Maya’ya okuyup, onun yorumlarını almaktan, kızıcığımla en favorileri seçmekten müthiş haz alıyorum.

“Acaba yeterince gönüllü baba çıkar mı?” düşüncesine yenik düşmeyip, bu projeyi de Ayşe’nin güzel mekânında gerçekleştiriyor olmaktan ve her hafta yeni bir babanın “Ben de okumak istiyorum” dediği haberini almaktan duyduğum mutluluk, kalbimin daha da kuvvetli atmasını sağlıyor.

Birilerine yardım ediyor olmak, Bir Dilek Tut’un 29 Nisan “Dünya Dilek Günü” için yapılan çalışmalarına destek verecek olma düşüncesi bile beni heyecanlandırıyor. (Bu konuda sizler de belki yardımcı olmak istersiniz – detaylar haftaya…)

Ya da bir arkadaşımın işi için hep birlikte kafa patlatıp, bir proje üretebiliyor olmak kanımın kaynaması için yetiyor.

Maya’yı her okuldan almak için gittiğimde, o nefis ormanımsı yeşil yolda yürürken hızlanan adımlarım zaten heyecanımın bir göstergesi. Kızımın beni ilk gördüğü anki “umursamaz” olmaya çalışan tavrı ama yine de gözlerinde yakaladığım mutluluk ışıltıları kalp atışlarımın koşuya çıkmasına neden oluyor.

Sevgili eşimle yapılan baş başa bir program, ister bir sinema programı olsun, ister bir seyahat, günler boyu heyecan yaşamamı sağlıyor.

Heyecan her mutlulukla birlikte geliyor aslında. Yeter ki biz onu görebilelim. Onun kalışını biraz daha uzatabilelim…

Peki, sizin heyecanlar ne durumda bu aralar? Bu hafta sonu hayatın gerçek sesine odaklanmaya ne dersiniz?

Çocuk mu? Neden?

Neden Çocuk Sahibi Oluruz ?

Böyle bir soruya cevap vermek herhalde oldukça zor, en azından benim için… Eskiden çocuklardan uzak duran, onlarla iletişim kuramayan bir insan olarak, benim neden çocuk doğurduğum meçhul aslında ama iyi ki de doğurmuşum. Şimdi pek bir mutluyum.

Fakat henüz bu mutluluk mertebesine erişememiş anne adayları için aslında bu soru son derece kafa kurcalayıcı ve karıştırıcı olabiliyor. Etrafımda bunu kendine ve sonra da dönüp biz çocuklulara soran, bu olguyu kurcalayan arkadaşlarım var. Haksız sayılmazlar. Ben de nedenini niçinini düşünmeden, evliliğimizin 3. yılında “Eh artık eskisi kadar geceleri uzun saatler dışarı çıkmıyoruz, bayağı da bir seyahat ettik, eninde sonunda çocuğumuz olacak, ben de 20’li yaşlarımda değilim, bari yapalım artık” tarzı son derece romantik (!) bir düşünce şekli ile hamile kaldığım için, onları çok iyi anlıyorum. Garipsemiyorum tereddüt edenleri.

Öte yandan onları şöyle bir sarsıp aslında neler kaçırdıklarını da hissettirmek istemiyor değilim. Hani çocuk yerine kedi ya da köpekleri ile ömürlerini geçirmeyi tercih edenler var ya, ne kadar hayvan sevgim sonsuz olsa da (hatta bazen insanlardan daha çok sevdiğim olmuştur – özellikle de köpekleri), bir çocuğun insana kattıkları bambaşka. Bunu da maalesef yaşamadan bir kişinin anlaması çok zor.

Peki, neden doğuruyoruz, eğer neye benzediğini bilmiyorsak?

Birincisi tabii ki sosyal olgular. Bence doğal insan yapısından ve üreme dürtüsünden de öte insanlar için sosyal olgular öncelikli.

Nasıl çocuğumuz arkadaşında olan bir oyuncağın aynısını istiyorsa ve kendisinde olan onlarca oyuncak, bu elinde olmayandan daha kıymetli geliyorsa, bence bizler de etrafımızda çocuk sahibi olanlara özeniyoruz. Ya da en azından onlarda oluyorsa bizde de olması gerekiyormuş gibi düşünüyoruz. Aksi takdirde bir eksiklik oluyor.

Öte yandan yine sosyal durumla ilgili olarak, eğer arkadaş grubumuzun çoğu çocuk çoluğa karıştıysa, konuşulan konular, gidilen mekanlar, seçilen aktiviteler bile değişiyor. Bir süre sonra kendimizi grubun dışında kalmış gibi hissetmemiz çok normal.

Aslında aynısı tersi için de geçerli – bazen de çocuklu olmak grup dışında kalmaya neden oluyor. Benim birkaç kız grubumdan bir tanesi ile, ben bekârken çok zaman geçirirken, ben evlenip, diğer üç kız hâlâ bekârlıklarına devam edince görüşmelerimiz seyrekleşmeye başlamıştı.

Bir kere benim için onlarla oturup erkekleri çekiştirmek ve “erkek milletinin” ne kadar kötü ya da eksik olduklarını konuşmak önemsizdi çünkü çok sevdiğim ve saydığım bir eşim olmuştu.

Onlar için de ben sıkıcı olmuştum bir miktar, çünkü yeni aşk maceralarım yoktu, hayatım belirli bir düzende akıp gidiyordu. Onlar akıllarına estiğinde akşamları buluşabiliyorlardı. Benimse eşim ve bir sorumluluğum vardı. Daha programlı yaşıyordum artık.

Derken bir de Maya olunca tam koptuk. Ben iyice sıkıcı geldim onlara. Eh, ilk sene bebek ve emzirme yaşamımı özetliyordu zaten. Hâlâ aradığını bulamamış, “özgür” olarak takılan bayanlar için benim hiçbir çekici tarafım kalmamıştı.

Benimse arkadaş çevrem farklı yönde gelişmeye başlamıştı. Benim durumumda olan annelerle pek çok paylaşımlarım olmaya başlamıştı. Bebeklerimizi birlikte gezdirmekten, onlar uyurken bir kahve kaçamağı yapmaya kadar artık farklı bir kulvardaydım.
Evet, insanın arkadaşlıkları bazen dönemsel olabiliyor. Ne yapalım bazen öyle olması gerekiyor…

Nerede kalmıştık? Neden çocuk sahibi oluruz?

Bazen yukarıdaki dışta kalma hikayesi insanların çabuk karar alıp hamile kalmalarına neden olabiliyor tabii. Bir laf var ya “If you can’t beat them, join them!”, biraz acımasız ama bence burada kullanılabilir. Gruba katılmak bazen daha kolay olabiliyor.

Bir başka doğurma nedeni, ailelerin çocukluktan bu yana verdiği mesaj. Hayatta en önemli şeyin insanın sağlıklı bebeklere sahip olması ve onlarla bir ailenin kuruluyor olması. Hatta bazı kişileri duyarsınız “İkinci çocuktan sonra aile olduğumuzu hissettim” diye, yani teki bile yetmiyor aile olabilmek için, ikilemek gerekiyor tarzı mesajlar her daim etrafımızda.

Çocukların evcilik tarzı oyunlarında her zaman bir anne, bir baba ve bir çocuk vardır. Çocuksuz evcilik oynayanını ben görmedim. Normal gelen budur çünkü.

Çocuksuz hayatı “seçen” kişiler en azından bizim toplumda oldukça az. O yüzden de aslında müthiş bir eleştri silsilesi içerisinde buluyorlar kendilerini sanırım. İlk defa tanıştığınız evli bir çifte soracağınız sorulardan biri “Çocuğunuz var mı?” dır. Bu doğalıdır çünkü, eninde sonunda herkes çocuk yapar. Yapmayanın fiziksel bir problemi olması beklenir. Bunun bir seçim olması pek sık rastlamadığımız bir durumdur. Rastladığımızda da inanmak istemeyiz aslında. Nedenini anlamaya çalışırız. Hür irade ile bir karar verilmiş ama acaba neden? Maddi durumdan mı? Geçmişte ailede bir sıkıntı mı yaşanmış? Belki de fiziksel yetersizlik var da söylemek istemiyorlar… tarzı soru ve düşünceler birbirini kovalar.

Bir de şu bahsi geçen (benim çok da hissetmediğim) kadınların doğum içgüdüsü, ihtiyacı. Belirli bir yaşa gelince saat alarmı gibi “çocuk zamanı… çocuk zamanı” diye öten bir guguk kuşundan bahsedilir…

Bunların hepsinden farklı olarak, gençlik yıllarından beri çocukları çok seven kişiler vardır. Başkalarının çocuğuyla vakit geçirmekten hoşlanır, büyüklerdense çocuklar daha zevk verir onlara. Bazıları çocuk sahibi olabilmek için evleneceklerini bile söylerler. Bu kişilerin bir, iki değil, daha fazla çocuk yapmayı hak ettiklerini düşünüyorum, bu kadar hayatlarının mutluluk merkezi çocuksa eğer.

Ben burada “Neden çocuk sahibi oluruz?” sorusuna karşı aklıma gelen mantıklı cevaplara yer vermek istedim, bana çok ilginç bir konu geldiği için. Eminim konusunda uzman psikolog ve sosyologların çok daha fazla teorik açıklamaları vardır ama ben biraz daha pratikte ne oluyor da harekete geçiyoruzu merak ettim aslında.

Doğum bence muhteşem bir şey, gerçekten iki insanın aşkından (öyle olduğunu varsayıyorum…) başlayıp, bu aşk sayesinde bir kadının vücudunda bir başka insanın oluşması, büyümesi ve dünyaya gelmesi, bundan sonra da hayatınızın vazgeçilmez bir parçası olması ve o minicik bebeğe duyulan tarifsiz hislerin oluşması inanılmaz, yaşanmadan boyutu tahmin edilemez bir duygu silsilesi.

Benim merakım işin daha da önceki aşamasında, karara giden yolda. Kararı alış nedenlerimiz, içimizden geçenler, aklımızdakiler, düşünceler. Ne dersiniz bu yazıyı bir fikir alışverişi noktasında sonlandırsam, devamını siz getirseniz? Sadece hislerin, düşüncelerin uçuşması için, nokta koymasam bu seferlik? Beyleri işin içine katsam, hani bayanların hormonal durumları falan desek de, beyler neden ve nasıl bu karara varabiliyorlar? Akıntıya mı kapılıyorlar yoksa onlarda da bir guguk kuşu kararın oluşmasını sağlıyor?

Hadi sıra sizde… Nokta koymuyorum

Pembe Gözlükler Kararırsa

Annem hayatta olumlu bir bakış açısıyla ilerleyen, bu şekilde de pek çok zorluğun üstesinden başkalarına göre daha başarılı gelebilen bir kişidir. Bir “Pollyanna” , bir de annem herhalde en zor anlardan olumlu düşüncelerle çıkabilirler.  

Pollyanna’yı bilemem, fakat gerçek hayatta bu mücadeleden arızasız çıkmak pek bir zor. Dışı seni, içi beni yakar derler. O içinde yaşadığı fırtınaları bizlere yansıtmamak adına göstermiş olduğu çabanın sonunda mide kanaması bile geçirmişti zamanında annecik.  

Dolayısıyla yaptığının herkes için faydalı olduğuna inansam da, kendisi  için ne kadar doğru, içimde kararsızlık yaşadığım bir konu. “Bırak kadıncağazı rahat, nasıl istiyorsa öyle yapsın. Sana ne oluyor?” dediğinizi duyar gibiyim.

Ama ucu bana da dokunuyor… Neden mi? Çünkü pek çok açıdan anneme benzemeye başladığımı görüyorum. “Eyvah! Anneme benzemeye başladım…” başlıklı  yazımda da bahsetmiştim birazcık.

Oldu bitti olan sorunları içimde çiğneyip hazmetmeye çalışırım. Olmadı yazıya dökerim, her şey daha net olur, bazen bu netlik o ana kadar aklıma gelmemiş bir çözümü beraberinde getirir. Hiç mi olmadı? O zaman işte yakınlarımla dertleşme noktasına gelirim.

Genelde de gözümdeki “pembe gözlüklerden” dolayı, zaten hayatın güzelliklerini algılamaya daha meyilli olduğum için, özellikle de dışarıdan bakanlar için “gayet mutlu ve keyifli” bir görüntü sergilediğim doğru.

Ancak son zamanlarda “büyümeye başladığım” için olsa gerek, pek çok konu benim olumlu halimi zorlar, test eder oldu.

Öncelikle kızıcığım ile birlikte herşey, kendim dahil, ikinci plana düştü. Onun sağlıklı, keyifli olduğu zamanlar ben de huzurlu ve mutluyum. Ne zaman ki hasta, pembe gözlükler kararıyor. Son zamanlarda bunu yaşıyorum. Evet, bu sene tam gün yuva falan durumu ve maalesef her yer mikrop kaynıyor ve maalesef pek çok veli çocuklarını hasta hasta etrafta gezdirdiği için bizim zavallılar da hapı yutuyor ama bu kadar mı çok doktora gidilir…

Şimdi bir de kulak meselemiz var sakız gibi uzayan. İş bir ihtimal ameliyat noktasına gelince, gözlüklerim öyle bir karardı ki, etrafı göremez oldum. Minicik bir çocuğa total anestezi verilmesi fikri bile tüylerimi diken diken ediyor, gözlerimin dolmasına neden oluyor. “Koca kadınsın sen artık, öyle gözlerin falan dolamaz, bak anneni örnek al. Bir de benziyorum falan diyorsun. Nah benziyorsun. Kadıncağız her daim dimdik, sense hemen sulu sulu oluyorsun…” diye kendime kızıyorum önce endişe katsayım arttığı için. Sonra da hemen “Canım ölüm yok ya sonunda. Ben şu işi bir araştırayım” diye kolları sıvıyorum.

Ya da ailede olan diğer olaylar,  arkadaşlarımın zaman zaman yaşadığı zorluklar hepsi bir yaştan sonra sanki yaş oranında artıyor. Ne kadar büyükseniz, problemlerin boyutu da o kadar büyük, içeriği o kadar ciddi olabiliyor. Bu noktada nasıl Pollyanna olunabilir diye düşünüyorum ben de…

Tabii ki beterin beteri vardır ve tabii ki tek çözümsüz olan ölümdür (bunları annem biz küçükken kendimizi çok mutsuz veya çaresiz hissettiğimiz anlarda tekarlardı – o zamanlar minik kızlarının sorunları da boyutları kadar oluyordu herhalde…) ama ben galiba o kadar da anneme benzememişim henüz.

Neden mi?

Birincisi onun gibi Pollyanna olamadım, üstelik bazı zamanlarda Pollyanna’yı gayet saçma bir insan olarak algıladığım da olmuştur… Bu kadar mutsuzluktan da mutluluk yaratılır mıymış kardeşim diye…

Sonra  gerek ailesi, gerek arkadaşları hep anneme dertlerini anlatırken, pek azına annem kendi içindekileri dökmüştür diye düşünüyorum. Annem için büyük resim daha önemli oldu sanki. Detaylara boğmadı kendini, boğulmaya izin vermedi.  Olmuş bitmiş hakkında değil, gelecek hakkında konuşulur bizim evde. Örnek almam lazım benim de ama insan bazen zorlanıyor tabii.  

Hayat her zaman, herkes için inişler ve çıkışlarla dolu. Önemli olan inişleri nasıl idare ettiğimiz. Gözlerimizi kapatıp duvara çarpıyor muyuz? Yoksa akıllıca manevralarla yukarı çıkışa geçebiliyor muyuz? İkincisini yapabilen hayatta başarılı oluyor bence.

İşte ben de bunu yapmaya çalışıyor ve Maya’nın da böyle bir anne örneğini gözlemlemesini istiyorum. İleride onun da kuvvetli olabilmesi için. Arada yaşanan zor anları az dozlarda vermek de lazım miniklere herhalde ki “biz büyüklerin” bile hayatta zorlanabileceklerini, ancak akıllarını kullanarak bu zorlukların üstesinden gelebileceklerini görsünler, hissetsinler. Çünkü kuvvetli olmak sert olmayı değil, zorlukların üstesinden karakterini koruyarak gelebilmeyi gerektiriyor.  

Şu ara biraz zorlansam da, kızıcığıma çaktırmıyor, pembe gözlüklerimi hevesle bekliyorum…

Pembe gözlük aranıyor, bulan haber versin 🙂

Nedir Bu Aciliyet?

Günler akıp gidiyor…

İşte sonbahar, işte ilkbahar…

Bir telaş, bir koşuşturma…

Bugün çok sevdiğim bir arkadaşımla telefonda konuşurken ikimizin de aynı konuda dertli olduğunu farkettik. Koşuşturma içindeyiz ama ne yapıyorsun diye sorduğumuzda birbirimize, ikimizden de çok da elle tutulur birşey çıkmıyor.

Müthiş şirket işleri yapmıyoruz ikimizde. Eh, dünyayı da kurtarmıyoruz…

Yani aslında baktığınızda sade yaşamlar, fakat öte yandan dolu dolu yaşanan günler.

Sonra kendi kendime “Neden şaşırıyorsun ki?” dedim. Sevgili eşim, birlikte en çok vakit geçirebildiğimiz haftasonlarımızda, benim yaptığım planlar ve o bir türlü rahatlayamama halimden zaman zaman daralıp, kibarca bana “lütfen rahatla da ben de bir nefes alayım” cümlesi yerine bir şiirden alıntı yapar çoğu zaman… Pek şairane değil mi?

When you run so fast to get somewhere
You miss half the fun of getting there.

Life is not a race.
Do take it slower
Hear the music
Before the song is over.

Tercüme etmek istesem şiirin akışını bozacağım ama özetle belirtilen:

Bir yere yetişmek için koştuğumuzda
Oraya ulaşım sürecindeki eğlenceyi, keyfi kaçırdığımız

Yaşamın bir yarış olmadığı
Adımların daha yavaş atılması gerektiği
Böylelikle şarkı son bulmadan müziği duyabileceğimiz

Ben hep böyleydim. Sadece şimdi değil, sadece çocuktan sonra değil.

Her zaman bir yerlere koşturma içindeyim, aklımda kırk tane de başka yapmam gereken “iş” var. Bunların aslında çoğu keyifli şeyler fakat ben o kadar her şeyi eksiksiz ve hızlı (ya da kendi koyduğum süre içerisinde) yapma derdindeyim ki, onları “yapılacaklar listeme” ekleyerek birer “iş” kategorisine sokmuş oluyorum.

Şu an bu satırları yazarken bile aramam gereken birkaç kişi ve yapılması gereken bir iki iş aklımdan geçiyor.

Ve bu düşünce silsilesi hiç durmuyor, nefes almıyor, beni rahat bırakmıyor. Bir yandan iyi herhalde insanın yapacak işinin olması. Öte yandan müthiş bir yorgunluk günün sonunda hem kafaca, hem bedenen.

Bir de içimi kemiren, bazen Maya’nın vaktinden de çalıyor bu anlamsız meşguliyet. Yani fiziken yanında olsam da aklım başka bir şeylere takılmış olabiliyor. Ona belli etmesem de aslında ilgim orada değil. Sonra bundan da rahatsız olup silkinmeye çalışıyorum.

En keyifli anlarımdan biri, yaptığım bilmem kaçıncı yapılacaklar listemdeki işlerin her birinin yanına yapıldı işaretini koyduğum an. İşte derin bir nefes ve kocaman bir gülümseme. Bir kahveyi hakettim.

Belki de bir uzmana görünmem lazım beni biraz yavaşlatması için. Ama ben sizlerle paylaşıyorum ya, daha iyi. Yazı her derde deva.

Bir de her yere zamanında yetişme derdim var benim. İçimi kemirir geç kalırsam. İnanılmaz mutsuz oluyorum. Ama burada bütün suçlu bizimkiler. Benim suçum yok. Küçücüklükten böyle gördük, böyle yaptırıldık. Nasıl mı? Çok basit bir örnek size:

Her yaz başı annemler, ben, Nilgün, kuşlarımız, varsa kedimiz falan, Mersin’den arabaya doluşur, İstanbul’a 12-13 saatte giderdik. Anneannem ve dedem kollarını açmış, o kocaman bahçeli evde bizleri beklerlerdi. Tarabya bayırından aşağı inerken, karşımda denizi ve Tarabya Oteli’ni gördüğüm anki heyecanımı size anlatamam. Anneanne-dede evinde geçirilecek yaz tatili en hevesle beklediğimiz dönemdi.

Neyse işte o yolculuğa çıkmadan bir gece önce hummalı bir çalışma olurdu evde. Gayet sistemli bir şekilde sandviçler hazırlanır, sular termoslara konulur falan… Müthiş bir organizasyon ve herkes yardım edecek. Çünkü Mersin – İstanbul hattını 12-13 saatte yapabilmenin yolu az durak. İhtiyaç molaları hariç pek mola verilmeyecek.

Birkaç gün öncesinden babam yolculuk sabahı kalkış saatini bildirirdi. Yola hep çok erken çıkardık, saat 06:00 civarında biz yola çıkmış olurduk. Babam yatmadan bizlere döner “Tekerler saat 06:00’da dönecek, ona göre kendinizi hazırlayın.” derdi.

Gerçekten de biz 05:00 gibi kalkar, hazırlanır, eşyaların arabaya istiflenmesine yardım eder, çişimizi yapar ve asker gibi arabanın yanına dizilirdik, 05:55’te.
06:00’da arabamız yolda olurdu. Kimsenin geç kalma seçeneği yoktu. Ciddi bir bakış yeterliydi bizim için.

Hâlâ babamla bir yerlere gidecek olanlar “araba tekerlerinin kaçta döneceğini” bilir, ona göre kendilerini programlarlar…

Diyorum ya, herşey çocukluğa dayanıyor… Tevekkeli psikologlar şuraya uzanın deyip insanların çocukluğunu deşerler filmlerde… Gerçekte öyle mi bilmiyorum… 

Şimdi bakıyorum da, ben de Maya’yı hızlandırmaya çalışıyorum sürekli, geç kalmayalım diye.

Aman yuvaya geç kalmayalım…

Aman arkadaşına geç kalmayalım…

Müzikale zamanında yetişmek şart, öyle geç içeri girilmez…

Doktora asla geç gidilmez…

Bahsettiğim şeyler 10-15 dakikalık gecikmeler. Bunlar aslında 3-4 yaşında bir çocukla olabilecek bir süre. Yine de beni rahatsız ediyor. Karşımdakine saygısızlık gibi geliyor. Söz konusu minicik bir çocuk da olsa…

Oysa bakıyorum da pek çok kişi, her yere geç gelir oldu. Okul tanıtımının sonuna gelen veli adayları var mesela. Başı sonu belli olan bir organizasyonun sonuna yetişmenin anlamını bilemiyorum.

Ya da arkadaşlar toplanırız, hep en son gelen bir arkadaşımız vardır. Bizim lise gurubumuzda bilirdik mesela kimin en son geleceğini. Kasmazlar kendilerini benim gibi. Rahattırlar… Herkes de bir süre söylendikten sonra onları öyle kabul eder: işte size huzur anı.

Keşke ben de biraz rahatlayabilsem. Mümkün değil. Benim de geciktiğim zamanlar tabii ki oluyor ama karşınızda gördüğünüz alı al moru mor olmuş, suçluluk hissiyle kıvranan bir Defne.
 
Bazen de bir güne sığdırmaya çalıştıklarım mantık sınırlarını zorluyor. Mersin’de yaşasam belki olur ama İstanbul’da bir yerden başka yere gitmek bir mesele iken, benim de biraz daha esnek olmayı öğrenmem lazım sanırım.

Zavallı Mengücüm bana bu şiiri daha uzun seneler söyleyecek sanırım. O zaman bari sizinle tamamını paylaşayım da, siz de belki uygun gördüğünüz bölümlerden alıntı yapıp, ilgili kişilere iletirsiniz :

Have you ever watched kids
On a merry-go-round?
Or listened to the rain
Slapping on the ground?
Ever followed a butterfly’s erratic flight?
Or gazed at the sun into the fading night?
You better slow down.
Don’t dance so fast.
Time is short.
The music won’t last.

Do you run through each day
On the fly?
When you ask “How are you?”
Do you hear the reply?
When the day is done
Do you lie in your bed
With the next hundred chores
Running through your head?
You’d better slow down
Don’t dance so fast.
Time is short.
The music won’t last.

Ever told your child,
We’ll do it tomorrow?
And in your haste,
Not see his sorrow?
Ever lost touch,
Let a good friendship die
Cause you never had time
To call and say “Hi”?
You’d better slow down.
Don’t dance so fast.
Time is short.
The music won’t last.

When you run so fast to get somewhere
You miss half the fun of getting there.
When you worry and hurry through your day,
It is like an unopened gift….
Thrown away.
Life is not a race.
Do take it slower
Hear the music
Before the song is over
.

Özel?

Özel kelimesinin sözlük anlamını bilir misiniz? Şöyle geçiyor:
1.Yalnız bir kişiye, bir şeye ait veya ilişkin olan. 2.Bir kişiyi ilgilendiren veya kişiye ait olan, hususi

Peki siz özel hayatınızı gerçekten koruyabiliyor musunuz?

Ben bazen korumakta çok zorlandığımı görüyorum. Kendim paylaşmak istediğim durumlar hariç, özellikle evlendikten sonra sosyal anlamda kişilerin evlerde olup bitenlerle fazlasıyla ilgilendiğini farkettim.

Herkes yaptığı yorumlar ya da sorduğu sorular hakkında o kadar rahat ki, farkında olmadan ben de aynı hatayı yapacağım diye çok korkuyorum!

Evet, bu özellikle evlendikten sonra artıyor. Nedenini tam anlayamadım ancak işin içine çocuk girdiği için olsa gerek, iş toplumu ilgilendirir bir hâl alıyor.

Kimse sizi sokakta durdurup, “İşe başlayalı bir sene oldu. Ne zaman terfi edeceksiniz?” diye sorma ihtiyacı duymaz ama sizin bir senedir evli olduğunuzu duyan kişiler hemen “Bebek ne zaman?” demekten çekinmezler.

Herkes bir bebeğin yeni bir aileye katacağı güzelliklerden bahseder durur. Ailelerin çocukları için genelde en büyük hayali, özene bezene yetiştirdikleri yavrularının kendilerine uygun bir eş bulup evlenmesi ve tez zamanda bir bebek dünyaya getirmesidir. Toplum da büyük bir aile olsa gerek ki, alakalı alakasız herkes özel sandığınız hayatınızla ilgili yorum yapma hakkını kendinde görür.

Herkeste bir telaş, bir acele. Evlendik ya, e hadi bakalım bu kadar rahat gezip tozmak, saltanat sürmek yeter. Niyet ne zaman? İlk gariplik burada aslında. Bu kadar özel bir konunun neden hiç çekinilmeden dile getirildiğini hâlâ çözebilmiş değilim.

Her ağzını açanı püskürtme metodları geliştirirsiniz en nihayetinde, eğer bizim gibi “özel” kelimesinin ne demek olduğunu biliyorsanız. Bazen de kişiler tam tersine her adımı anons ediyorlar. “Düşünüyoruz” ile başlayıp “Denemeye başladık” ile devam eden cümleleri sık sık duyuyorum. Bence mahsuru yok, eğer onlar için yoksa. Yeter ki benden aynı şeffaflığı beklemesinler. (Aslında belki de sistemle mücadele etmektense teslim olmak en hayırlısı, onlar doğrusunu yapıyorlar belli ki.)

Derken siz de doğanın gereklerini yerine getirip hamile kalırsanız, eşinizle önemli bir karar arifesine geldiniz demektir.

Kimi kişi hamile olduğunu öğrendiği an üç haftalık bebeğini herkese duyurmayı seçer. Eğer bizim gibi, “Aman dur bakalım kalıcı mı gidici mi? Şu üç ayı atlatalım da öyle söyleyelim” diye tedbirli davranmayı seçiyorsanız, vay halinize. Bir kere saklamak çok zor. Herkes zaten gözünüzün içine bakıyor “Ne zaman, ne zaman..” diye. E bir de alkol almamaya başlıyorsanız, çeşitli bahaneler uydurmak lazım. Her buluştuğunuzda mideniz bozuk olamaz ya. Ya da sık sık uykunuzun gelmesi, bazı kokuların durduk yere sizi rahatsız etmeye başlaması. Hepsine uygun bir açıklama lazım. Yani müthiş bir yaratıcılık istiyor bu iş. Yaaa kolay mı sandınız?

Neyse bu badireyi atlatıp, ilk üç ayın sonuna başarı ile geldiyseniz, bu sefer gerekli duyuruları yaparken size kızanlar olacaktır, haberiniz olsun. “Aaa üç ay da beklenir miymiş. Onlar ilk ayın sonunda söylemişlermiş. Neymiş efendim bu böyle saklamak…” Tek kelime söyleyeceğim, anlayacaksınız ne demek istediğimi: ÖZEL!


Bu kaosu da atlattıktan sonra hamilelik döneminin kalanı var önünüzde. Herkes bir yorum yapar, karnınızın görüntüsünden, kilo durumunuza kadar. “Senin karnın biraz sivri, kesin erkek (yoksa kız mıydı) olacak.” Ya da “Yüzün şişmeye başladı. Bu kız olacak. Kızlar annenin güzelliğini çalarlar.” (Yani çirkinleştim öyle mi?)

İşe devam edecek misiniz? Verdiğiniz cevaba göre bir yorum alırsınız mutlaka.

“İşe devam edeceğim, evi bir şekilde ayarlarım nasılsa.” deseniz, “Sen tabii şimdi anlamıyorsun bir bebeğin sana nasıl bir sorumluluk getireceğini…” tarzında bir yorum gelir.

Ya da “İşi bırakıp bebeğimin tadını çıkaracağım” diye cevaplarsanız bu soruyu, o zaman da “Ama bu kadar emek verdiğin kariyerini kesip atacak mısın? Bizim zamanımızda böyle yardımcı falan yoktu ama şimdi öyle mi…” diye cevap gelir.

Geçenlerde yeni tanıştığım bir hanım ne iş yaptığımı sorduğunda, az biraz eksiklenerek geçmişte yaptıklarımı sıralama ihtiyacı duydum önce. Yani “Ben eskiden harika bir iş kadınıydım aslında, şimdi böyle olduğuma bakmayın” demek istiyorum kendimce, nedense. Sonra da Maya’nın doğumunu takiben, daha part time bir şeyler yaptığımı, evden çalıştığımı anlattım. Kendi de aslında zamanında benim gibi bir seçim yapmış olmasına rağmen, dudaklarını büzüp, “Ama ben çocuğum 3 yaşına geldiğinde çalışma hayatına geri döndüm. Her kadının mutlaka yaptığı işe geri dönmesi lazım!” tarzında bir cevap yapıştırarak, kendini benden daha farklı bir seviyeye oturtmanın hazzını duydu.

Eskiden olsa bu tarz yorumlara kafa patlatırdım. Şimdiyse ne yaptığımı, niye yaptığımı, hedeflerimi net görebildiğim için olsa gerek, kafa sallayıp geçiştiriyorum.

Yorumların dışında bir de hamile olduğunuzda hiç tanımadığınız insanlar karnınıza dokunmaya başlarlar. Bu da enteresan bir yaklaşım değil mi? Parkta dolaşırken, karşıdan gelen bir adamın karnını okşama ihtiyacı hiç duyar mısınız? Ama bir kişi hamile olunca onun karnı herkese açık oluyor sanki.


Doğum anına kadar pek çok kişi kendi zorlu ve sizi endişelendirebilecek hikayelerini paylaşırlar uzun uzun. Kimse sizin o an bunları dinlemek istemediğinizi düşünmez nedense. Askerlik hikayeleri gibidir aslında hamilelik ve doğum hikayeleri. Anlatırken biraz biraz da eklenir üzerine, daha da duygusal anlamda yoğun olsun, anlatımı daha keyifli olsun (anlatan için) diye.

Gündelik yaşamınız sorgulanır, ne yiyorsunuz, hareket ediyor musunuz? Az mı hareket ediyorsunuz, çok mu? Tatlı istiyorsanız kız, ekşi ya da tuzlu istiyorsanız erkek doğacaktır kesin. Ultrasonla bakmaya ne gerek var?

Yanlış anlamayın, yakın çevrenizle bunları bir sohbet ortamında konuşmak farklı, sorguya çekilirmişçesine hakkınızda konuşuluyor olması daha farklı.

Doğumu takiben, evde bebeğinize bakım şekliniz yeni bir tartışma konusudur. Emziriyor musunuz? Emzirmiyor musunuz? Çok sevdiğim bir aile büyüğümüz bizi ziyarete geldiğinde Mayacık kısa sürelerde sık sık acıktığı için, sürekli emziriyordum. Bir, üç, beş derken hem bana acıdığı için, hem de görüntü sinirine dokunduğu iç
in olsa gerek, “Eee yeter yahu. Yedi bitirdi kızı!” diye Maya’ya kızmıştı 🙂

Bebeğinizi kucakta tutmanın yanlış olduğuna gönülden inanan bir grup, sizi esefle kınar, çocuğu “kucağa alıştırdığınız” için.

Öte yandan hayatınızda ilk defa tanıştığınız bir kişi, o esnada bebeğiniz çok ağladığı için hemen teşhisi koyar: bu bebek kolik.

Ya hijyen? Bebeğinizi korumak için gelen gidenden ellerini yıkamalarını isteseniz alınabilirler diye artık kıvranır durursunuz. Önceden planlar yapar, nasıl söylesek de alınmasalar diye çeşitli senaryolar geliştirirsiniz.

Yeni bir anne olarak zaten yeterince endişe ve bilinmez yaşayan biriyseniz, sadece ve sadece olumlu cümleler duyma ihtiyacınız ve sizin zamanlamanıza uyulma arzunuz başkaları tarafından algılanılamayabilinir. Artık özel diye bir şey kalmamıştır. Artık bir bebek vardır ve o bebeğin iyiliği için, herkes kendi uygun gördüğü sistemi empoze etmeye kararlıdır. Onlar da size böyle yardım ediyorlar, neden kızıyorsunuz ki?

Ağrılarınızdan dolayı pijama giyip dolaşsanız, hemen toparlanmanız önerilir. Ne o öyle salkım saçak dolaşmak insanın kendi(!) evinde. Hemen toparlanıp sokaklara atsanız kendinizi, bu sefer de fazla rahat olmaktan dolayı eleştiri toplayabilirsiniz. Zor yani.

Kilo vermeniz, yedikleriniz, içtikleriniz hepsi birer tartışma konusu artık.

Sokakta gördüğünüz, tanımadığınız insanlar bile uzaktan bir yorum yapar: “Şapkasını takın bebeğin. Hava bulutlu ama yine de güneş yakıyor” ya da “Çok rüzgar var. Arabanın önünü kapatsanız…”

Sizin bebeğiniz adeta onların da bebeği.

Bildiğim kadarı ile Afrika kabilelerinden çıkış yapmış ve bu durumu gayet iyi özetleyen bir deyiş var: It takes a whole village to raise a child!

Çocuğun doğduğu an, özel hayatın bitişi demektir sevgili dostlar 🙂

Olgun Bızdıklar

Günlerden Perşembe. Defne sabah uyandığında içi kıpır kıpırdır. Acaba neden diye yarı uykulu hatırlamaya çalışır. Tabii ya, bugün 11 Mart Perşembe. Yataktan fırlar, üstelik bir dediğini iki etmediği Haluk Saçaklı‘nın verdiği “güne merhaba” egzersizlerini bile yapmadan (olacak şey değil!)

Aslında hâlâ üzerinde bir önceki gecenin sersemliği vardır. Nedeni ise yanında yatan kişi de gizlidir…

İsmi mi?

Maya! (Ne sanmıştınız acaba??!!)

Mayacık korkunç bir rüya görmüş ve direkt kendini annesi ve babasının yanına atmıştı. Üç kişinin sıkıştığı bir yatakta nasıl uyunabilirse işte o kadarlık bir uyku. Üstelik yatağa gelince Maya öyle hemen uyumaya niyetli değil. Her türlü komikliği yapıyor tam tersine. Burnunu annesinin burnuna sürtmekten, bacaklarını yatay bir şekilde yine annesinin üzerine atmaya, kıkırdamaktan, gümbür gümbür sesiyle çeşitli yorumlar yapamaya kadar pek bir aktif sabaha karşı saatlerde. İşin enteresan tarafı annesi de dayanamıyor onun bu hallerine, o da başlıyor kıkırdamaya, kızıcığını yumuşturmaya. Sıcacık fırından çıkmış ekmek gibi Mayacık. Tam yemelik.

Neyse böyle hareketli bir gecenin ardından, yine de o heyecan sayesinde hemen yataktan kalkabildi, 40’ına merdiven dayamış “genç” anne 🙂

Maya okula, anne işlerine. Bunlardan biri Sihirli Sayfalar‘a uğrayıp, okunacak kitapları bir defa daha gözden geçirmek, son detayları konuşmak. (Eskiden organizasyoncuydum ya, dayanamam, işim gücüm detaydır benim.)

İşte heyecanın nedenini anladınız değil mi?

DÜN KİTAP OKUMA SAATİMİZİN İLKİ GERÇEKLEŞTİ!

(Biraz romanımsı bir açılış yapayım dedim ama artık normal anlatımımıza dönebiliriz sevgili dostlar)

Çocukları bilmem ama bende bir heyecan bir heyecan. Arkadaşlar benimle dalga geçiyorlar. Ama ben bu işi çok ciddiye alıyorum, bir de ön ayak olmuşum, müthiş bir sorumluluk hissiyle bayılmak üzereyim.

Kaç kişi gelecek acaba? 20 kişi falan olursa zor olabilir, dikkat dağılabilir. Birbirlerini iterler çekerler falan… Ayyyy.
Ya az olursa? 1-2 kişi falan… O da çok az olur ama olsun başlangıç için iyidir.

Sonunda Maya’yı okuldan alıyorum. Sevgili arkadaşı Yasemin ile el ele, hep birlikte Sihirli Sayfalar’a geliyoruz. Daha kapıya ulaşma aşamasındayken Mert’in çığlığını duyuyorum içeriden “MAYAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!!”
Maya’da bir çığlık atıp koşar adımlarla basamakları iniyor. Gören de aylardır birbirini görmemiş iki arkadaş buluştu sanacak. Az önce okul bahçesindelerdi. Ama okul dışında bir mekanda buluşmuş olmanın getirdiği heyecan var sanki.

O an endişelerim, kafamdaki vıdı vıdılar bitiyor ve sonraki anların tadını çıkartmaya başlıyorum.

Pıtı pıtı gelmeye başlıyorlar, anneleri ile bızdıklar. Nasıl şekerler, nasıl heyecanlılar. Çoğu birbirini tanıdığı için sohbet ediyor, kitapları karıştırıyorlar. Tabii ki annelerinden kitap ya da beğendikleri başka şeyleri almalarını istiyorlar. Yani anneler dün bayağı hafiflediler yaptıkları alışverişle yanılmıyorsam :))


Saat tam 16:30’da başladık, 10 tane minik dinleyici ile. Kendimize ait bir köşeye geçtik, etrafımız kitap dolu rengârenk. Önce Elmer ve Kelebek. Ardından Prenses Lilliperi. Bu kitabı okurken kafama Maya’nın prenses tacını taktım, çocuklara enteresanlık olsun diye.


Takar takmaz kızım kocaman sesiyle: “NERDEN BULDUN O TACI?” dedi hesap sorarcasına. Cevabı biliyor zaten… Bende en minik sesim ve sempatik halimle “Mayacım senin tacın ya bu” dedim ki iş uzamasın…

Bebek Koala Anaokulunda ve Kütüphanedeki Aslan diğer kitaplarımızdı. Kütüphanedeki Aslan’da çocuklardan yardım istedim, ben öyle aslan gibi kuvvetli kükreyemiyorum. Bana nasıl yardım ettiler anlatamam. Hepsi aynı anda aslan olup, tam da gerekli yerde bir kükrediler ki, dışarıdan geçenler bile duymuştur 🙂

Şunu belirtmeden geçemeyeceğim: bızdıkların hepsi inanılmaz olgundu. Belki çoğu böyle bir aktiviteye ilk defa katılıyordu. Fakat kitap okunurken sessizlik olması gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Kimse kimseyle itişmedi. Birbirlerini hiç rahatsız etmeden dinlediler, arada yorum yaptılar, arada istekte bulundular – bir dahaki okuma gününe ne okumam gerektiği konusunda öneriler getirdiler. Büyüklere örneklerdi, gerçekten.


Okurken onların değişen yüz ifadelerine bayılıyorum. Korkunç birşey okuyorsam, gözler faltaşı gibi açılıyor; üzülen Prenses Lilliperi’yi dinlerken ise neredeyse ağlayacaklar. Lilliperi güzel elbisesine kavuştuğunda ise hepsinin yüzü gülüyor.
Daha saatlerce okuyabilirim ama yarım saat onlara bol bol yetti.

Okumayı takiben Sihirli Sayfalar’ın sahibi Ayşe, onlara Elmer’lı bir boyama aktivitesi hazırlamıştı. Masaya geçildi ve hep birlikte boyamalarını yaptılar.

Ardından herkes evlere dağıldı. Biz küçük bir grup yandaki Kırıntı‘ya geçip, erken bir akşam yemeği yedik keyifle. Kırıntı gerçekten servis olarak çok başarılı. Ve çocukları da çok mutlu eden bir mekan (tabii dolayısıyla bizleri.)

Şimdi hedef bir de haftasonu, muhtemelen Pazar öğlen, okuma başlatmak. Bu konuda Ayşe’nin güzel bir fikri var: Pazar okumalarını babalar yapsın, anneler de biraz nefes alsın diyor. Gönüllü baba aranıyorrrrrrrrrrrrrrrr… Hadi bakalım 🙂

Haftaya Perşembe saat 16:30’da biz yine Sihirli Sayfalar’dayız. Bekleriz efendim 🙂

Bir Okuldan Ne Beklersiniz?
Bir Okuldan Ne Beklersiniz?

Mart ayı geldi! Bu ne demek? Neden önemli?

Hayır, hayır kedilerden dolayı değil…

Havadan dolayı da değil…

Tek kelime yazacağım anlayacaksınız: OKUL

Evet, Mart ayı okulların tanıtım ayı. İşte yine geldi. (daha&helliip;)