Etiket: hayat

Hayatın Savurdukları ve Ben
Hayatın Savurdukları ve Ben

Sakin olduğunu sandığım bir gün aniden tepemden bir meteor geçiyor, çakılıyor bir yere

Kafamı eğiyorum

Sesinin gürültüsü bile beni korkutmaya yetiyor

Sarsıntı geçince yoluma devam ediyorum

Sakin sakin yürürken birden bire tepeme bir saksı düşüyor (daha&helliip;)

Yatağımdaki Kırışıklar

Sabahları yatak yapmayı severim ben biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz değil mi? Garip bile gelebilir aslında. (daha&helliip;)

Dünyaya Bakış Açınız Kaç Derece?

Bir olayı yorumlamak için farklı çevrelerden çıkmış ya da farklı ülkelerde yetişmiş üç-beş kişiyi bir araya getirin, hepsi birbirinden değişik bir yaklaşımda bulunacaktır. (daha&helliip;)

Hayatın Gerçek Sesi

Haydi bakalım, bu koşuşturmalı hayatınıza kısacık bir es verip, hayatın gerçek sesini duymaya ne dersiniz?

Bence hayatın gerçek sesi heyecanlarımız. Ama tatlı, ama ekşi, ama acı… Tüm heyecanlar hayatımızın renkleri aslında. Yaşananlardan akılda kalan anılara bir bakın, bir düşünün.

Aslında ilk akla gelip de saydıklarınız heyecanlı şeylerdir. Genelde de olumlu heyecanlar aklımıza gelir. Eşimizle yaptığımız romantik bir seyahat, arkadaşlarla yaşanmış keyifli anlar, iş yaşamımızdaki bir başarı, belki belirli bir proje, bebeğimizin ilk gülümsediği an,…

Geçen gün canım dostum Begüm’ün doğumgünü kutlaması için mekan arayışındaydık. Onunla telefonla konuşurken “Seni heyecanlandıran bir yere gidelim” dedim. Çünkü özel bir gün ve gerçek bir kutlamayı hak ediyor. Çünkü arkadaşım için “heyecan” önemli bir kavram.

İşte buradan yola çıkarak, ister çocuğuna bakmayı seçmiş bir anne olun, ister kariyerine odaklanmış bir kişi veya torunlarının keyfini sürmekte olan anneanne/babaanne, dedeler olun, heyecan her yerde. Fakat gerçek anlamda hissedebiliyor muyuz? Hissettiğimizde sonradan tarif edebilecek kadar özümseyebiliyor muyuz? Arada bir koşturmaya ara verip, sıradan gün ve anların dışına çıkıp, hayatımızdaki tatlı heyecanları sıralayabiliyor muyuz?

Ya sabah uyandığımızda? O gün bizi heyecanlandıracak bir şeyler bulabiliyor muyuz?

Çok mu istedim?

Belki de…

Ama neden olmasın? Neye odaklandığımızla ilgili bu bence. Malum benim pembe gözlüklerim var. Bir ara kaybetmiştim ama sonra onları bir şekilde geri getirdim şükür.

Fakat bundan da öte, heyecanlı olabilmek, beni heyecanlandıracak bir şeyler bulmak, sanki hayatımın merkezi. Heyecanlandığımda kalbim pıt pıt atıyor, karnımda kelebekler uçuşuyor, yüzüm sanki daha bir renkleniyor, hareketlerim hızlanıyor, damarlarımdaki kanın çok daha hızlı aktığını hissedebiliyorum. Yaşamaktan mutlu oluyorum.

Peki son zamanlarda beni neler heyecanlandırıyor?

En başta 0 km. bızdıklar beni çok ama çok heyecanlandırıyor. Kendi kurduğum, istediğim gibi geliştirebildiğim, onunla ilgili çeşitli projeler planladığım ve bu projeleri adım adım gerçekleştirdiğim için bu blog beni inanılmaz heyecanlandırıyor.

Bununla bağlantılı olarak, bilgisayarımın başına oturduğumda, uygun ortamı sağladığımda ki bu ortam güzel, dingin bir müzik – genelde caz müziği, beraberinde keyifli bir içecek – genelde kahve ya da şarap, evin keyifli bir köşesi – bahçeye bakan bir nokta gibi detaylar içermekte, yazacak güzel bir konu bulduğum an heyecanımın başlangıç noktasında oluyorum. Sonra bu yazının şekillenmesi, giderek bir hamur gibi yoğurulması ve bazen de çıkış noktamdan çok daha farklı bir mesajla bitişi, bunlar heyecanlı geçişler benim için.

Sonra okuma saatlerimiz beni müthiş heyecanlandırıyor. O hafta başı kitap seçiyor olmaktan, akşamına bu kitapları Maya’ya okuyup, onun yorumlarını almaktan, kızıcığımla en favorileri seçmekten müthiş haz alıyorum.

“Acaba yeterince gönüllü baba çıkar mı?” düşüncesine yenik düşmeyip, bu projeyi de Ayşe’nin güzel mekânında gerçekleştiriyor olmaktan ve her hafta yeni bir babanın “Ben de okumak istiyorum” dediği haberini almaktan duyduğum mutluluk, kalbimin daha da kuvvetli atmasını sağlıyor.

Birilerine yardım ediyor olmak, Bir Dilek Tut’un 29 Nisan “Dünya Dilek Günü” için yapılan çalışmalarına destek verecek olma düşüncesi bile beni heyecanlandırıyor. (Bu konuda sizler de belki yardımcı olmak istersiniz – detaylar haftaya…)

Ya da bir arkadaşımın işi için hep birlikte kafa patlatıp, bir proje üretebiliyor olmak kanımın kaynaması için yetiyor.

Maya’yı her okuldan almak için gittiğimde, o nefis ormanımsı yeşil yolda yürürken hızlanan adımlarım zaten heyecanımın bir göstergesi. Kızımın beni ilk gördüğü anki “umursamaz” olmaya çalışan tavrı ama yine de gözlerinde yakaladığım mutluluk ışıltıları kalp atışlarımın koşuya çıkmasına neden oluyor.

Sevgili eşimle yapılan baş başa bir program, ister bir sinema programı olsun, ister bir seyahat, günler boyu heyecan yaşamamı sağlıyor.

Heyecan her mutlulukla birlikte geliyor aslında. Yeter ki biz onu görebilelim. Onun kalışını biraz daha uzatabilelim…

Peki, sizin heyecanlar ne durumda bu aralar? Bu hafta sonu hayatın gerçek sesine odaklanmaya ne dersiniz?

Pembe Gözlükler Kararırsa

Annem hayatta olumlu bir bakış açısıyla ilerleyen, bu şekilde de pek çok zorluğun üstesinden başkalarına göre daha başarılı gelebilen bir kişidir. Bir “Pollyanna” , bir de annem herhalde en zor anlardan olumlu düşüncelerle çıkabilirler.  

Pollyanna’yı bilemem, fakat gerçek hayatta bu mücadeleden arızasız çıkmak pek bir zor. Dışı seni, içi beni yakar derler. O içinde yaşadığı fırtınaları bizlere yansıtmamak adına göstermiş olduğu çabanın sonunda mide kanaması bile geçirmişti zamanında annecik.  

Dolayısıyla yaptığının herkes için faydalı olduğuna inansam da, kendisi  için ne kadar doğru, içimde kararsızlık yaşadığım bir konu. “Bırak kadıncağazı rahat, nasıl istiyorsa öyle yapsın. Sana ne oluyor?” dediğinizi duyar gibiyim.

Ama ucu bana da dokunuyor… Neden mi? Çünkü pek çok açıdan anneme benzemeye başladığımı görüyorum. “Eyvah! Anneme benzemeye başladım…” başlıklı  yazımda da bahsetmiştim birazcık.

Oldu bitti olan sorunları içimde çiğneyip hazmetmeye çalışırım. Olmadı yazıya dökerim, her şey daha net olur, bazen bu netlik o ana kadar aklıma gelmemiş bir çözümü beraberinde getirir. Hiç mi olmadı? O zaman işte yakınlarımla dertleşme noktasına gelirim.

Genelde de gözümdeki “pembe gözlüklerden” dolayı, zaten hayatın güzelliklerini algılamaya daha meyilli olduğum için, özellikle de dışarıdan bakanlar için “gayet mutlu ve keyifli” bir görüntü sergilediğim doğru.

Ancak son zamanlarda “büyümeye başladığım” için olsa gerek, pek çok konu benim olumlu halimi zorlar, test eder oldu.

Öncelikle kızıcığım ile birlikte herşey, kendim dahil, ikinci plana düştü. Onun sağlıklı, keyifli olduğu zamanlar ben de huzurlu ve mutluyum. Ne zaman ki hasta, pembe gözlükler kararıyor. Son zamanlarda bunu yaşıyorum. Evet, bu sene tam gün yuva falan durumu ve maalesef her yer mikrop kaynıyor ve maalesef pek çok veli çocuklarını hasta hasta etrafta gezdirdiği için bizim zavallılar da hapı yutuyor ama bu kadar mı çok doktora gidilir…

Şimdi bir de kulak meselemiz var sakız gibi uzayan. İş bir ihtimal ameliyat noktasına gelince, gözlüklerim öyle bir karardı ki, etrafı göremez oldum. Minicik bir çocuğa total anestezi verilmesi fikri bile tüylerimi diken diken ediyor, gözlerimin dolmasına neden oluyor. “Koca kadınsın sen artık, öyle gözlerin falan dolamaz, bak anneni örnek al. Bir de benziyorum falan diyorsun. Nah benziyorsun. Kadıncağız her daim dimdik, sense hemen sulu sulu oluyorsun…” diye kendime kızıyorum önce endişe katsayım arttığı için. Sonra da hemen “Canım ölüm yok ya sonunda. Ben şu işi bir araştırayım” diye kolları sıvıyorum.

Ya da ailede olan diğer olaylar,  arkadaşlarımın zaman zaman yaşadığı zorluklar hepsi bir yaştan sonra sanki yaş oranında artıyor. Ne kadar büyükseniz, problemlerin boyutu da o kadar büyük, içeriği o kadar ciddi olabiliyor. Bu noktada nasıl Pollyanna olunabilir diye düşünüyorum ben de…

Tabii ki beterin beteri vardır ve tabii ki tek çözümsüz olan ölümdür (bunları annem biz küçükken kendimizi çok mutsuz veya çaresiz hissettiğimiz anlarda tekarlardı – o zamanlar minik kızlarının sorunları da boyutları kadar oluyordu herhalde…) ama ben galiba o kadar da anneme benzememişim henüz.

Neden mi?

Birincisi onun gibi Pollyanna olamadım, üstelik bazı zamanlarda Pollyanna’yı gayet saçma bir insan olarak algıladığım da olmuştur… Bu kadar mutsuzluktan da mutluluk yaratılır mıymış kardeşim diye…

Sonra  gerek ailesi, gerek arkadaşları hep anneme dertlerini anlatırken, pek azına annem kendi içindekileri dökmüştür diye düşünüyorum. Annem için büyük resim daha önemli oldu sanki. Detaylara boğmadı kendini, boğulmaya izin vermedi.  Olmuş bitmiş hakkında değil, gelecek hakkında konuşulur bizim evde. Örnek almam lazım benim de ama insan bazen zorlanıyor tabii.  

Hayat her zaman, herkes için inişler ve çıkışlarla dolu. Önemli olan inişleri nasıl idare ettiğimiz. Gözlerimizi kapatıp duvara çarpıyor muyuz? Yoksa akıllıca manevralarla yukarı çıkışa geçebiliyor muyuz? İkincisini yapabilen hayatta başarılı oluyor bence.

İşte ben de bunu yapmaya çalışıyor ve Maya’nın da böyle bir anne örneğini gözlemlemesini istiyorum. İleride onun da kuvvetli olabilmesi için. Arada yaşanan zor anları az dozlarda vermek de lazım miniklere herhalde ki “biz büyüklerin” bile hayatta zorlanabileceklerini, ancak akıllarını kullanarak bu zorlukların üstesinden gelebileceklerini görsünler, hissetsinler. Çünkü kuvvetli olmak sert olmayı değil, zorlukların üstesinden karakterini koruyarak gelebilmeyi gerektiriyor.  

Şu ara biraz zorlansam da, kızıcığıma çaktırmıyor, pembe gözlüklerimi hevesle bekliyorum…

Pembe gözlük aranıyor, bulan haber versin 🙂

O Piti Piti Karamela Sepeti!

O piti piti karamela sepeti
Terazi lastik
Cimlastik
Biz size geldik
Eğlendik…

Birkaç seçenek ya da kişi arasında seçim yapılması gerektiğinde işaret parmağımızı ağzımıza götürüp oooooo dedikten sonra söylediğimiz nakaratlardan biri bu. Şimdi Maya’da bunu öğrenmiş, söyleyip duruyor. O kadar şeker ki, micik parmağını ağzına götürürken o minik ağız kocaman açılıyor, sanki tüm elini ağzına sokacak. Abartılı bir tonlamayla “oooooo” deniyor ve ardından çatlak, hafif detone bir sesle tüm nakarat ağzından dökülüveriyor. Aslında devamı da var ama ben bir türlü anlayamıyorum tam olarak ne söylediğini.

Neyse sonunda seçim yapılıyor ve oyunumuz devam ediyor.

Keşke hayatta arada kaldığımız, kararsızlık yaşadığımız tüm konular için böyle bir sistem çözüm olsa. Bilsek ki “o piti piti” demeye başladığımız an bir güç bizim parmağımızın doğru kararda durmasını sağlayacak. Bilsek ki neyi seçersek bizim için en doğrusu o olacak. Ne güzel olurdu değil mi?

Hayat bir oyun olsaydı mesela. Zaten yaşam biraz satranç gibi ama sonuçlar daha ciddi, daha da uzun düşünülmesi gerekiyor bazen.

Halbuki bizim bızdıklar öyle mi? Onlar gözlerini açtıkları andan itibaren başka şekilde bir yaşam gütmüyorlar zaten. Başka birşey bilmiyorlar ki – herşey bir oyun ve aslında oyunlarla öğreniyorlar.

Sabah yataktan kaldırmaya çalıştığımda benim güzel kızıcım gözlerini açmakta zorlanıyorsa, hemen elime sevgili köpeği Gofret’i ya da ayısı Checkers’ı alıp onları konuşturmaya başlıyorum. Pıt hemen gözler açılıyor ve kocaman bir gülümseme. Bu oyunu o kadar seviyor ki bu sefer de tekrar ve tekrar istiyor, yatağında bir kukla tiyatrosu kurulsun diye arzuluyor.
Bu sefer de geç kaldığımızı farkeden ben, onu gerçek hayata döndürebilmek için, çoktan okul yolunu tutmuş olabilecek arkadaşlarının isimlerini sıralamaya başlıyorum.

“Bak herkes yolda ya da hazırlanıyor, biz geç kalacağız.”

“Checkers söylesin anne.”

Ben sesime daha kalın ayı tonlaması yapıyorum (kusura bakmayın):

“Mayacım hadi giyin artık bak arkadaşların yoldaymış.”

“Şimdi de Gofret ona cevap versin anne.”

“Havvvv havvvvvvvvvv, Maya hadi kalk, önce çiş, el yüz yıkama, hadiiiii.”

Bu böyle devam ediyor. Ben pek sabah insanı değilimdir. Yani uyanır uyanmaz konuşmaya başlayan cıvıldayan tiplerden hiç olmadım. Benim 5-10 dakikaya ihtiyacım var kendime gelmem için. Tamam, tamam Mengücüm, biraz daha fazla belki de…
Ama hayatıma bu minik oyunbaz girdiğinden bu yana böyle bir lüksüm de kalmadı zaten.

Bir süre önce konuşuyorduk sevgili eşimle. Bana Maya’yı göstererek “Ne güzel çocukların hayatı oyun üzerine kurulu. Keşke hep öyle kalsa, niye değişiyoruz ki acaba?” dedi.

Güzel soru. Niye değişiyoruz?

Böyle soru olur mu canım dediğinizi duyar gibiyim. Tabii ki sorumluluklar, hayatın zorlukları, büyüyünce bizden sosyal anlamda beklenenler, bu beklentileri karşılamak adına yapmaktan vazgeçtiklerimiz ya da yapmayı hedeflediklerimiz ve bu hedeflere ulaşabilmek için yapmamız gerekenler, yaşanan tatsızlıklar, üzüntüler, korkular, başkalarının sorumlulukları,vs. vs.
Hepsi oyunu bırakmamıza sebep oluyor. Ciddileşiyoruz, kaşlarımızın ortasında ciddiyet çizgileri çıkmaya başlıyor.
Hatta biraz oyun kırıntısı kalmış olanları da yargılarız hemen “Amaaan büyüyemedi bir türlü. Çocuk hala. Ne zaman olgunlaşacak kim bilir?” Halbuki belki de onların yaptıklarına özeniriz.

Aslında temelimizde oyuncu bireyler var, çocukluklarından kalma oyuna, çocukluğumuzdaki keyifli anlara özlem var. (Niye herkes botoks yaptırıyor sanıyorsunuz?)

Mengü mesela oyuncakları, maketleri hala çok sever, oyuncakçılarda saatlerce dolaşabilir. Özellikle de yurt dışında dev oyuncak mağazaları oluyor. Mesela FAO Schwarz benim eşimin en sevdiği yerlerdendir. Bu özelliğini çok ama çok seviyorum gerçekten. Onun oyun oynamaktan aldığı zevk hem bana hem Maya’ya yarıyor. Kızımız da arada bize bakıp gülüyor ve “Çok komiğiz biz” diyor.

Keşke oyun oynamayı bırakmasak, zorlukları böyle aşsak.

Hadi biraz deneyelim mi yeni yılda. Ne dersiniz? Komik olalım, komik.