Kategori: Sağlık

0. Km Bızdıklar’la Harika Tatlar
0. Km Bızdıklar’la Harika Tatlar

Bir süredir bloğun sağ tarafında duyuru yazımızı koyduk, “0 km.lezzetler” diye… Fakat oluşumu biraz vakit aldı. Bazen düşünüyorum da çok daha hızlı ve kolay olabilecek bir şeyi kendimi kasarak daha zor ve komplike bir hale sokmakta üzerime kimseyi tanımıyorum.

Blogda bızdıklar için faydalı yemek tariflerine yer vermek istiyordum uzun zamandır. Ama tarifler pratik olmalı. Bu da yetmiyor bana. (daha&helliip;)

Maya’nın Doktoru Bizlerle
Maya’nın Doktoru Bizlerle

0 km.bızdıklar‘ın ilk yazılarında yer aldı O…

Kızımı bir doğurmadığı kaldı…

Ailemizin vazgeçilmez bir üyesi halini aldı tüm o sıcaklığı ve desteği ile…

Sadece Maya ile ilgili değil, pek çok başka konuda da danışır oldum ona…

Engin bilgisi, açık fikirli olması, araştırmacı kişiliği ve saymakla bitmez başarılarıyla beni her görüştüğümüzde şaşırtan…

O yoğunlukta dişiliğinden vazgeçmeyen…

Telefon, e-mail, SMS,… Her şekilde ulaşabildiğim…

Çok ama çok kıymetli doktorumuz ile yaptığım söyleşi bu haftaki konumuz. (daha&helliip;)

Op. Dr. Oğuz Yılmaz’la Sohbete Devam
Op. Dr. Oğuz Yılmaz’la Sohbete Devam

Bir önceki yazımda sizleri Tarsus Amerikan Koleji’nden arkadaşım Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Op.Dr. Oğuz Yılmaz ile tanıştırmıştım.

Sorduğum sorular fazla olunca ve o da kıymetli bilgilerini bizden esirgemeyince, söyleşimiz biraz uzun olmuştu. (daha&helliip;)

Sevgili Doktorum
Sevgili Doktorum

Göğsümü gere gere Tarsus Amerikan Koleji‘nden olduğumu söylüyorum her yerde. Ortamı, öğretmenleri, öğrencileri ama en çok da arkadaşlığı ile bence muhteşem bir okul. Şu ana kadar hangi adımı attıysam hayatta, TAC’li arkadaş ve büyüklerimden destek gördüm.

Eski işlerimde, yeni projelerimde onlar hep varlar, hep destekler. (daha&helliip;)

Yeni Dostluklar

Kızıcığımın okula başlamasını takiben, geçtiğimiz senelerde Gymboree’de, bu sene de Robert Yuva’da sadece onun değil, benim de yeni arkadaşlarım oldu. Bazıları inanılmaz gelişti, ailecek görüşmeye başladık, bazıları akıl danıştığım kişiler oldu, diğerleri her gün çocuklarımızın bahçede bitmek bilmeyen oyunlarını beklerken sağlık durumlarından, çocukların geleceğine kadar pek çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunduğum kıymetli kişiler oldu hayatımda.

Bir gün okul çıkışını kayıt etmek istiyorum. Çok komik ama çok da şeker bir halimiz var bence. Uzaktan bakan bayağı eğlenir. Kocaman kocaman insanlar, yüzlerinde kendilerinden geçmiş mutluluk ifadesi çocuklarının oynayışını seyrediyorlar. Herhalde bir şeyin müptelası olmak böyle bir şey. Mest oluyor insan. Bu arada tabii zaman ilerledikçe yavaş yavaş sıkılmaya başlayanlar, çocuklarını ikna etmeye çalışıyorlar:

“Hadi Zeynepcim, gidelim artık yolumuz uzak” diyor her gün torununu almaya gelen genç Dede.

“Hayır! Olmaz! Ben daha Maya’yla oynayacağım.”

Zeynep’in dedesini son derece benimsemiş olan Maya, koşarak yanına gelip duruma hakim olmak istiyor. Kaşlar çatık, minik parmak sallanıyor ve en kalın sesiyle:

“HAYIR GİTMİYORSUNUZ! BİZ DAHA OYNUYORUZ!” diyor.

Zeynep’in dedesi (okulda kimsenin gerçek ismi kullanılmıyor – herkes birinin annesi, babası, dedesi, anneannesi,…) yüzünde kibar gülümsemesi ile cevabını bildiği soruyu soruyor:

“Maya daha ne kadar oynayacaksınız?”

Veeee beklenen cevap geliyor, hiç ikiletmeden:

“Beş dakika!”

Birbirimize bakıp gülüyoruz. Ben kızıma son uyarılarımı hep beş dakika öncesinden verdiğim için, o da aynını tekrar ediyor.

Bekleme esnasında pek çok konu konuşuluyor demiştim. Benim blogu takip eden anne ve babalardan da harika öneriler, güzel konular geliyor.

İşte bugün aslında paylaşmak istediğim de bunlardan biri. Bir önceki yazımda yer alan sağlık konusuyla ilintili ama bu sefer yurt dışından bir isim: Jamie Oliver – meşhur The Naked Chef.

İsterseniz biraz ön bilgi:


Jamie Oliver 1975 Essex, İngiltere doğumlu. Restaurant işinde olan babasından dolayı çok küçük yaşta işin içine giriyor. Hayatta yapmak istediğinin yiyecek/içecek işi olduğuna karar verdiği noktada gerekli eğitimi alıp, tanınmış restaurantlarda çalışmaya devam ediyor. Rose Gray ve Ruth Rogers’ın sahip olduğu River Café’de çalıştığı dönemde, restaurant ile ilgili yapılan bir belgesel çekimi esnasında, gencecik ve hazır cevap bir şef olarak dikkati çekince, programın yayınlanmasının ardından kendisine pek çok teklif geliyor ve The Naked Chef doğuyor.

Son derece başarılı, herkese hitap eden, ilginç ve genç bir şef olduğu için oldukça yoğun bir çalışma hayatı var. Bu nedenle ailesine vakit ayıramamaktan yakınanlardan kendisi.

Kendi çocukları da olduğundan olsa gerek, sağlıklı beslenme üzerine aktif çalışmalar yürütmekte. Özellikle gençlik için. Amerika bildiğiniz gibi sağlıklı beslenme konusunda uzun zamandır sınıfta kalmış bir ülke. İnanılmaz büyük porsiyonlar, kullanılan karbonhidrat ve yağ miktarı, salatalara konulan soslar, kahvelerdeki kremalar ve daha pek çok katkı maddeleriyle süslenen yemeklerin acısı şimdilerde dikkat çekici noktaya geldi. Obezite ve kalp hastalığı konusunda inanılmaz bir artış var Amerika’da. Üstelik küçücük çocuklarda başlıyor, gençlik yıllarında pek çok sorun onları bekliyor.

Bill Clinton’ın, Michelle Obama’nın okullarda yapmaya çalıştığı değişikliklere Jamie Oliver’ın da katkıları var. İşte 11 Şubat 2010 tarihinde TED Ödül töreninde konuyla ilintili yaptığı çarpıcı konuşmayı, bu konuşmadan beni haberdar eden Cüneyt Bey’e teşekkür ederek, sizlerle paylaşmak istiyorum:

http://video.ted.com/assets/player/swf/EmbedPlayer.swf

Bizim memleketimiz henüz bu noktada olmasa da, öncelikle biz velilerin çocukların beslenme ve hareket oranlarına çok ama çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bu konuda okulların dikkatli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Onlarla elimizdeki verileri paylaşmamız ve bizlerle aynı hedefe doğru koştuklarını görene kadar da uğraşmamız gerekiyor. Şu an pek çok detaya boğulmuş durumdayız ancak temel hataları göz ardı ediyoruz. Öncelikle hızlı düzelebilecekleri düzeltip, sonra detayıyla uğraşmak daha önemli gibi geliyor bana.

Üstelik bunun bir iyi yanı da, çocuğumuza doğru örnek olabilmek adına, biz de sağlıklı beslenmeye ve bol hareket etmeye başlarsak, hepimiz daha da gençleşeceğiz, çocuklarımızla daha keyifli ve daha uzun seneler birlikte olabileceğiz. Bunun olabilme ihtimali bile bana güç veriyor. Ya size?

Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?
Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?

Bu yazı biraz başlıkla alakalı olacak sevgili dostlar. Arada değişiklik yapmak lâzım değil mi ama? Hep sürprizli konular olmasın ki bir “ağırlığımız” olsun… 🙂 (daha&helliip;)

0 Km. Bakımınızı Yapıyor Musunuz?

0 km bızdıklar‘ın ilk yazılarında nasıl arabamızın bakımını düzenli bir şekilde yapıyorsak, nasıl arabamıza uygun yakıtı almaya dikkat ediyorsak, bızdıkların yakıtlarının da üretime uygun olması gerektiğini vurgulamıştım. Yani vücutları için faydalı olanı yedirmek ve buna alışmalarını sağlamak biz ebeveynlerin görevi.

Zor bir görev aslında. Çünkü iş sadece bir listeye bağlı kalmakla bitmiyor, kendi alışkanlıklarımızı da gözden geçirip filtre etmemiz gerekiyor. Çocukların beslenme alışkanlıkları 0-6 yaş arasında oluşuyormuş. Yani tabii ki 6 yaştan sonra da pek çok faydalı ya da zararlı alışkanlık edineceklerdir ama damak tadı, vücudun çalışma ritmi, istekleri 6 yaşa kadar şekilleniyor. Bu da bizlere bayağı görev düşüyor demek.

Maya’nın ilk katı gıdalara geçiş sürecinde doktorumuz Hilal Hanım, bana evde şekersiz reçel hazırlamamı önermişti. Savunduğu nokta şu idi: bizler reçeli şekerli yemeye alıştığımız için alternatifini yadırgıyoruz. Halbuki bebekler, şekersiz reçele de pekala alışabilirler. Ben de onun her dediğini yapan, çocuğunun doktoruna sadık bir anne olarak, hemen evde denemeye başladım. Elma rendelenir, bir cezve içinde azıcık su ile, kısık ateşte iyice yumuşayana kadar pişirilir. Sonuç: bence FE-LA-KET! Yani “tadı tuzu” olmayan sıcak bir elma püresi… Kızıcığım da o an için benimle hemfikirdi.

Örnek bir anne olsaydım, kendi alışkanlıklarımı bir tarafa bırakır, kızıma tekrar tekrar bu doğal reçeli denetirdim, sevip sevmediğinden emin olana kadar. Çünkü malum bizim bızdıklar bir şeyi ilk defa denerken olaya gayet şüpheci yaklaşıyorlar.
Ama ben de hataları ve sevaplarıyla yaşayan bir anne olduğum için, bu doğal şekersiz reçel denememi rafa kaldırdım.

Neyse diyeceğim o ki, bu çocuğunu sağlıklı besleme işi çok da kolay değil. Çünkü öncelikle bizler zaten her zaman doğru bir örnek teşkil edemiyoruz.

Aynı şey spor için de geçerli. Ben de eşim de sporun insan hayatının tam göbeğinde yer alması gerektiğine inanıyoruz. Pek çok aktivite olamasa da sporun düzenli şekilde yapılmasının tartışmasız vücut için inanılmaz faydaları var. Ama onun da ötesinde sosyal anlamda ve bir çocuğun gelişiminde, kafa yapısının oluşmasında aklımıza gelemeyecek derecede gerekli düzenli spor. (Bu arada sağlık uzmanları sporcuların spor, diğer kişilerin egzersiz yaptığını vurgulayıp duruyorlar son zamanlarda. Yani spor müsabaka yapılan ortamlarda geçerli bir terim, diğeri benim gibi yarışma hırsı olmayanların kullanması gereken bir terimmiş…)

Nasıl beslenme konusunda örnek teşkil etmek bazen zor oluyorsa, spor konusunda da bence milletçe sınıfta kalıyoruz. Spor bizde lüks gerçekten. Buna ben de inanıyorum. Spor merkezlerine verdiğimiz paralar düşünülürse, pek çok kişi sırf bundan ötürü vazgeçiyor olabilir. Yine de bu bir bahane olabilir mi? Deniz kenarında yapılan günlük yürüyüşler, düzenli olarak ormanda koşmak ya da bisiklete binmek, pek çok sitede var olan havuzlardan faydalanmak, ip atlamak, merdiven inip çıkmak, DVD karşısında pilates yapmak,… Bunların o kadar da masrafı yok sanırım. Bir Amerika klasiğidir, alışveriş merkezlerini turlamak. Şort ve tişörtünü giyen, özellikle ileri yaştaki kişiler günde yarım saat yapması gereken yürüyüşünü, havanın çok sıcak ya da soğuk olduğu zamanlarda alışveriş merkezlerinde yaparlar. Yani niyet olsun, bir çözüm mutlaka geliyor.

Bizde ise durum nasıl? Mazeretler sıralanıyor hemen…

“Ay hayatım hiç vaktim yok, evin alışverişi, çocukların okulları falan derken gün akıp gidiyor”

“Şimdi bugün arkadaşlarla buluşucaz, yeni kuaföre gittim, spora gidemem”

“Sabah işe git, akşam yorgun işten çık, hiç halim olmuyor”

“Seni çok takdir ediyorum gerçekten. Kar kış demeden gidiyorsun spor merkezine. Ay ben yapamıyorum gerçekten, hep bir şey çıkıyor…”

ve daha niceleri…

Gittiği alışveriş merkezinin ücretsiz otoparkı varken, arabasını valet görevlilerine vermeyi alışkanlık haline getirmiş bir halk olarak tabii ki spora vakit ayıramayız. Bu valet hizmeti bizde öylesine yaygınlaştı ki, evimizin yanındaki Tansaş bile bu hizmeti veriyor uzun zamandır. İşin garip tarafı tam karşısında da ÜCRETSİZ KAPALI OTOPARK var. Anlamak mümkün değil. Arabasını kapalı otoparka güvenle bırakan müşteri, Tansaş’a girdikten sonra (tek sorun caddeyi geçmesi herhalde) alışveriş paketleri çoksa orada çalışan bir sürü personelden birinin yardımı ile ta arabasına kadar paketlerini taşıtma şansına sahip. Ama buna bile üşenen halkımız marketin valet hizmetini kullanıyor !!!

Bu tarz örnekler gittikçe çoğalıyor. Ve biz ebeveynler çocuklarımıza nasıl bir resim çiziyoruz? Sosyal aktivitelere vakit ayırmak önemli (şovlar, tiyatrolar, arkadaş toplantıları, doğumgünü partileri,…) ama hareket sadece belirli yerlerle sınırlı. Markete bile gidersen arabanı en az yürüyeceğin şekilde bırak, en yakın mesafeye bile arabanla git, alışveriş merkezinde giriş kapısının iki adım mesafesinde yer bulabilmek için 40 tur at, ters yöne gir, sana yanlış yolda olduğunu işaret eden kişiye küfür et, paketlerini mutlaka başkasına taşıt,…

Bızdıklarımız çok iyi birer gözlemci. Neyi görürlerse onu yapıyorlar ve benimsiyorlar. Bu kadar çok sayıda küçük obez ya da kalp hastası olmasındaki tek suçlu hormonlu besinler değil diye düşünüyorum. Hareketsizlik en büyük düşmanımız. Ve maalesef bunu bizler yaratıyoruz. Biz ve bizim anlamsız bahanelerimiz…

Yeni senede hem biz hem de bızdıklar daha çok hareket etsek.. Hem biz kuvvetlensek onları daha da yükseğe zıplatabilsek, hem onlara sağlıklı bir altyapı oluşturmaya başlasak, ne dersiniz?

Düşmekten Sıkıldım Artık!

Şu ara kızıcığım herşeyden sıkılıyor ya…

Düşmekten de sıkıldı yavrucak. Kim haksız diyebilir ki… Gerçekten düşünürsek ne kadar çok düşüyor çocuklar. Zaten “Çocuk düşe kalka büyür” sözü boşuna sarf edilmemiş. Öyle çok düşüyorlar ki, bir ara, sanırım geçtiğimiz yazdı, bayağı endişelenmiştim. Sürekli ayakları birbirine dolanıp yere kapaklanan, dizlerindeki yaralar bir türlü iyileşmeyen Mayacık beni endişelendirmişti.

Ailemizin ortopedi uzmanı Dr.Ufuk Talu’da kendimi bulup, Maya’da bir sorun olmadığından emin olmak istedim. Henüz bacakları olması gerektiği gibi düz olmadığından ki bu ancak 4 yaş itibari ile oluyormuş, ayaklar birbirine dolanıyormuş gerçekten. “Endişelenmeyin, gayet normal. Yalnız dikkat etmeniz gereken bazı oturma pozisyonları var” diyen doktorumuzu can kulağıyla dinledikten sonra rahatlamış bir şekilde oradan ayrılmıştım.

Konu düşmekten açıldı ya, ben de sakar bir tipimdir. Çok dikkat etmeme rağmen (belki de işte tam bu nedenle), mesela yerde incecik bir buz tabakası gördüğüm an bilirimki az sonra yerde oturuyor olacağım. İyisi mi ben teslim olayım, çöküvereyim şuracığa.

Üniversiteyi Ankara’da okurken, o zorlu kışlarda okulun en çok düşenleri arasında olduğum şüphe götürmezdi.

Fakat esas paylaşmak istediğim sadece fiziksel düşme eyleminin ötesinde, hayatımızdaki düşüşler.

38 senelik hayatıma baktığımda (yepyeni bir 38liğim ben artık, 40’a çok az kaldı…) çıkışlar kadar etkilemese de inişler, düşmeler, tökezlemeler, düşürülmeler yaşamışım. Hayatın bir parçası. Bununla da başa çıkmayı, ayağa kalkıp ilerlemeyi öğrenmek gerekiyor. Önceleri çok acıyor, acı hiç geçmeyecek sanıyor insan ki ana sebep çok da minik birşey olabiliyor. Belki minicik bir basamaktan düşürmüş biri sizi, söylediği ufacık bir lafla ya da sadece bir arkadaşını size tercih ederken yaptığı acımasızlıkla sizi bulunduğunuz noktadan aşağı çekmiş.

Çok çeşit bu düşüşler ama ilk aklıma gelenler:

OKULDA…
Okul zamanı, daha minicikkenden itibaren arkadaşlık, grup oluşması, gruptan dışlanmak ya da bir gruba katılmak ne önemli konulardır. Üç arkadaş çok samimi iken ikisinin belki de saçma sapan bir sebepten birlik olup, üçüncüyü dışladığına ne kadar çok şahit oluruz. O üçüncü olmak istemez kimse. Olmamak için de ne gerekiyorsa yapar.

Haberlerde de duyarız ya, girdiği arkadaş grubunun kötü alışkanlıklarından edinen saf çocuk, onlar gibi olmak ve kabul edilmek adına neler yapar. Bu aslında düşmek istemeyen bir çocuğun bulduğu bir çözümdür.

İŞ HAYATINDA…
Öte yandan iş hayatına gelindiğinde, çalıştığınız şirkette yükselebilmek adına oynanan oyunlar, takılan çelmeler hep diğerini düşürmek, kendini bir üst basamağa çıkartmak için değil midir? Gerçek ekip çalışmasını kaç şirkette görebiliriz? Genelde işi yüklenen kişilerle, kendini çok iyi pazarlayan ama aslında diğerlerine iş yaptıranlar vardır. Hangisi daha hızlı yükselir? Bu, karar mekanizmasının ne kadar düşerek bulunduğu yere geldiğine de biraz bakmaz mı?

AŞKTA…
Derken aşk hayatına geldiğimizde en can alıcı, en üzücü düşüşler ve düş kırıklıkları burada vardır. Sevdiğiniz kişi birden bire sizi sevmemeye karar verir ya da birden fazlasını sevmeye. GÜMMMMM!!! Düştük işte.
Bir de platonik takılan, her daim düşüşte olanlar var. Onların ayağa kalkması zaten zor, adeta canları düşmek istiyor. Elinden tutup kaldırmaya kalktıkça sizi de beraberinde düşürür.

Ve biz düşmekten sıkılırız, aynen çocuklarımızın sıkıldığı gibi. E ne olacak o zaman?

Hayat devam ediyor. Biz de ayağa kalkmaya, dersimizi almaya ve tekrar düşene kadar devam etmeye karar vereceğiz.

Her bir düşüşün hemen o an olmasa da, beraberinde bir ders, bir öğreti getirdiğini ve bunun da beni ileride daha tehlikeli düşüşlerden koruyacağına inanmak bana hep güç verdi (Biraz da taktığım pembe gözlüklerin faydası var.) Ben de kızıma eğer bu düşünce şeklini verebilirsem kuvvetli bir kişilik yetiştirebileceğimi düşünüyorum. Düştüğünde hüngür hüngür ağlasa, isyan etse de, sonrasında gözyaşlarını silip hayata devam edebilecek güçte bir kişi. Yaşadığı hayal kırıklıklarının onu acı ve sert bir insan yapmasına izin vermeyecek kalbe ve kişiliğe sahip bir insan.

Bunu gerçekleştirebilirsem ne mutlu bana 🙂

Yoksa düşmekten ben de gerçekten sıkıldım! Nerede benim pembe gözlüklerim? Hah! Şimdi oldu 🙂 Hayat ÇOK GÜZEL!!! :)))

Aşı Olduk!

Evet gerçek, hem de nasıl… Dün “birlikten kuvvet doğar” diyen üç anne, bir baba (Mengü) ve bir anneanne, uzun araştırmalar sonucu seçmiş olduğumuz sağlık kliniğinde buluştuk. Duyan da savaşa hazırlanıyoruz falan sanacak. Altı üstü bir aşı!!!

Ama kolay mı, onca zamandır ne kadar çelişkili yazılar yazıldı. Devletin en tepesindekiler kendilerine bağlı olan kurumların verdiği bilgileri yalanladılar. Koskoca profesörler fikir ayrılığına düştü. Basın olayı baş sayfalara taşıdı, komplo teorileri üretildi, insanlar bu konudan başka konuyu düşünemez oldular. Gerçek bir sinir harbi, bir anlamda işkence.

İpek son 2-3 haftadır, okulda rastlaştığımız her an “Evet karar nedir?” diye soruyor. Ya da çocukları bir araya getirdiğimiz her an bunu konuşuyoruz. Onun bızdığını götürdüğü iki ayrı doktoru var. Ve bilin bakalım ne diyorlar?
Biri yaptır, biri yaptırma diyor!!! Hadi bakalım… İkisi de kıymetli doktorlar. Gel de karar ver.

Zeynep ise doktorunun yaptırılması yönündeki bilgi akışına artık teslim olmuş olmanın rahatlığıyla günlerini geçiriyor desem de inanmayın. Zavallı o da hala etrafındaki annelere ve onların doktor eş, dost, akrabalarının ya da tanıdıklarının görüşlerini öğrenmek istiyor.

Ben ne mi yapıyorum? Ben, konuyla ilgili tek başıma karar almamaya KARAR VERMİŞ durumdayım. Mengü hayır diyor, ben ortada, nereye çeksen oraya gider vaziyette. Peki ne olacak? Derken aklıma cin bir fikir geliyor: Maya’yı zaten kontrole doktorumuz Hilal Hanım’a götüreceğiz. Randevuyu özellikle Cumartesi gününe alıyor, Mengü’yü de sürüklüyorum ki içinde arkadaşlarımın da sorularının olduğu defterimdekilerle ilgili yanıtları iki çift kulak duysun, iki akıl değerlendirsin.

Zavallı Hilal Hanım’a konuyla ilgili kaçıncı defa soru soruyorum bilmiyorum ama yüzünde tatlı gülümsemesi ve sakin haliyle bizim listemizi tek tek cevaplıyor. Verilen cevaplar o kadar mantıklı, o kadar doğru ki insan “Şimdiye kadar aklımız neredeydi?” diyor. İşe bir de son zamanlarda yaşanan vakalarla ilgili tecrübeler de girince neredeyse koşa koşa aşıya gidesi geliyor insanın.

Benim çeşitli kaynaklardan yaptığım araştırmalarla doktorumuzun söyledikleri birebir örtüşüyor. Kızımıza bugüne kadar ne kadar aşı varsa yaptırdık, sezonluk grip aşısı dahil. Hiçbirinin yan etkisini sormak, araştırmak aklımızın ucundan bile geçmedi. Bu aşı ile ilgili ise inanılmaz şekilde bilgi sahibi olmuş durumdayız.

Görüşmemiz sonrası Mengü’ye dönüp “Evet karar nedir?” diyorum (aslında kararı biliyorum ama ondan duymak istiyorum bunu – onun benim gibi duygusal olmadığını, elindeki verileri benden daha güzel inceleyip, en doğru kararı vereceğine inanıyorum.)
Aşı olunacak” diyor. Evet! İşte karar çıktı. İçim 100% rahat mı? 98% rahat ama 2%lik bir bölümü bana baş ağrısı olarak misafir geliyor, beni huzursuz etmeye yetiyor.

Şimdi “Hangi sağlık kurumunda yaptırmalıyız?” koşturması başlıyor. Deli gibi mesajlaşıyoruz İpek ve Zeynep’le. Ben kayınpederimin önerdiği kuruma bir gün önce gidip, tüm bilgileri alıyorum:

* Saat kaçta aşı olunabiliyor?
* Aşı markası ne?
* Sıra numarası almak lazım mı?
* Acil durumda, allerjik reaksiyon olması halinde ne gibi uygulamaları var?
* Büyüklere de yapıyorlar mı?
vs. vs.

Sağlık ocağındakiler bana “Bu kadın deli!” der gibi bakıyorlar. Ve de içlerinden eminim “Bu yoğunluğa bir bu eksikti” diyorlardır. Zaten devlet memuru bakışı ve tavrı onlarda da mevcut. Yaptıkları işi sevmiyorlar, belli.

Neyse, sonuçta Salı günü saat 09:45’te kapıda buluşuyoruz. Herkes heyecan içinde. Çocuklardan çok anneler heyecanlı zaten. Bizim gibi birkaç aile daha var. Sırayla bu iş için tahsis edilmiş odaya giriyor, aşılarımızı oluyoruz (biz anneler dahil.)

Aaaa hiçbirşey olmadı. Herkes gayet normal. Oh çok şükür! Çılgın bir kutlamayı hak ettik. Çocukları alıp biraz dolaştırıyoruz, öğle yemeği falan derken biz de biraz rahatlamaya çalışıyoruz.

Herkese geçmiş olsun 🙂

Hala karar vermeye çalışan arkadaşlarıma kolaylıklar diliyorum. Aynı süreçten geçmiş bir insan olarak ne kadar zor bir karar olduğunun farkındayım.

Acaba dünyada başka bir ülkede böyle bir konu, bu kadar kötü ele alınmış mıdır diye de merak ediyorum. Bu denli önemli olan sağlık konusunun bu kadar ciddiyetsiz bir şekilde bizlere aktarılması ve ortaya çıkan kaosa insanın inanası gelmiyor.

En kısa zamanda kendiniz ve çocuğunuz için en doğru kararı verebilmeniz dileğiyle…

Ve işte bizim aşılılar eğlenirken…


Benim Bızdık
Benim Bızdık

Geçenlerde çok dolu olduğum bir an bir yazı yazmış, içimdekileri ve bununla birlikte edindiğim bir tecrübeyi paylaşmak istemiştim. Pek çoğunuz bu yazıyı okudu ve cevaplar gerek yazılı gerek sözlü geldi :))

0 km Bızdıklar başlayınca birkaç kişi bu maili bana hatırlatıp, içinde faydalı bilgiler vardı bloga da koysana dedi… Sizleri mi kırıcam, işte yazı aşağıda. Okumuş olanlara ikinci baskı olduğu için şimdiden özür dilerim. (daha&helliip;)