Kategori: Faydalı Bilgiler

1-2-3 Magic!

Geçenlerde peş peşe iki çok yakın arkadaşım, şeker çocuklarının şekil değiştirdiğini (!) üzüntü ve endişe içerisinde anlatıyorlardı bana. Kaymak gibi, yumuşacık olan bu çocuklar, birden bire hiç annelerinin tahmin edemeyeceği şekilde sertleşmiş, kaba bir konuşma şekli benimsemiş.

Anneler şaşkın. (daha&helliip;)

Yaz İçin Seçenekler

Yaz gelince ve okulların kapanışı yaklaştıkça etrafımdaki herkes çocuklarla yazın ne yapacağını konuşmaya başladı.

Ben geçen sene Maya’yı Gymboree’nin yaz okuluna göndermiştim. O zaman daha üç yaşındaydı. Çok yoğun bir program istememiştim. Gymboree ise her türlü esnekliği gösteren bir kurum olarak bizi çok mutlu etmişti. (daha&helliip;)

Op. Dr. Oğuz Yılmaz’la Sohbete Devam
Op. Dr. Oğuz Yılmaz’la Sohbete Devam

Bir önceki yazımda sizleri Tarsus Amerikan Koleji’nden arkadaşım Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Op.Dr. Oğuz Yılmaz ile tanıştırmıştım.

Sorduğum sorular fazla olunca ve o da kıymetli bilgilerini bizden esirgemeyince, söyleşimiz biraz uzun olmuştu. (daha&helliip;)

Sevgili Doktorum
Sevgili Doktorum

Göğsümü gere gere Tarsus Amerikan Koleji‘nden olduğumu söylüyorum her yerde. Ortamı, öğretmenleri, öğrencileri ama en çok da arkadaşlığı ile bence muhteşem bir okul. Şu ana kadar hangi adımı attıysam hayatta, TAC’li arkadaş ve büyüklerimden destek gördüm.

Eski işlerimde, yeni projelerimde onlar hep varlar, hep destekler. (daha&helliip;)

Başarısızlık İçin On Emir – 2

Evet efendim nerede kalmıştık? Şu harika kitabın altıncı başarısızlık emrindeydik değil mi?

BAŞARISIZLIĞI GARANTİLEMEK İSTİYORSANIZ…

Altıncı Emir – Düşünmeye Zaman Ayırmayın

Bilgi çağında yaşıyoruz değil mi? Herkes bunu söylüyor, bununla gururlanıyor. Artık bilgisayarımızın karşısına geçtiğimizde ya da elimizdeki son model mini cihazların birinden internete bağlandığımızda, dünyada aradığımız her türlü bilgiye kolaylıkla ulaşıyor muyuz? Ya da ulaştığımız gerçek bilgi mi? Aslında burada bir hata var. Kitapta da belirtildiği gibi bilgi çağında değil, veri çağında yaşıyoruz.

Verilere durmaksızın, istediğimiz an ve yerde ulaşıyoruz. Fakat bazen bu veriler yarardan çok zarar veriyor, eğer doğru analiz edilmezse, eğer her okunan kanun ilan edilirse,…

Örneğin domuz gribini ele alalım. Ne kadar tedirgin olduğumuz o dönem, benim hayatımda derin bir iz bıraktı. Devlet, doktorlar ne dediğini, ne diyeceğini, nasıl yönlendirmeleri gerektiğini şaşırdılar. Her kafadan bir ses çıktı. Ne yaptım ben de diğer pek çok insan gibi? Evet, bilgisayarımın başına geçtim ve “bilgi” topladığımı sandım. Oysa ki oradan aslında belirli veriler elde ediyordum sadece.

Düşünmeye vakit ayırmadığımızda, bize sunulanlarla yetinmeye mahkumuz aslında. Bu çocuklarımız için de geçerli. Minicik yaştan itibaren onların her türlü adımını planlıyoruz. Onlar adına düşünüyoruz.

Önemli kararları almak ebeveynlerin sorumluluğunda bence. O konuda tereddüt etmiyorum. Örneğin doktora gidip gitmeme kararını bir bızdık veremez, vermemeli. Ya da üç yaşındayken okulunu seçmesi beklenmemeli, çünkü onun seçim kriterleri çok farklı. Oysa biz ileride sağlam bir kişi olabilmesi için nasıl bir altyapı gerektiğini biliyoruz. Karar bizde olmalı.

Ama bir doğumgünü partisinde, o partinin planlanmasında miniğimizin düşünmesine fırsat tanıyor muyuz? Yoksa biz de hiç düşünmeden, direkt harekete geçip, onun adına bize göre doğru olan düzeni mi kuruyoruz?

Maya’nın doğumgünününde hiçbir animatör olmadan çocukların kendi kendilerine oyun yaratması ve saatler boyunca sıkılmadan oynamaları benim için tüm bu anlattıklarımın canlı örneğidir.

Goethe demiş ki, “Eylem kolaydır, düşünce zordur.”  

Zoru başarmanın keyfi de başkadır 🙂

Yedinci Emir – Sadece Uzmanlara ve Dışarıdan Danışmanlara Güvenin

Bu emri kitapta harika bir hikayeyle örneklemişler:

Aylardan Ekimdir ve bir Kızılderili kabile reisi kışın sert geçeceğini düşünmektedir. Kabilesine yakacak odun toplamalarını söyler. Tahminini doğrulamak için de Ulusal Meteoroloji Hizmetlerini arar ve görevli meteorologa sert bir kış beklenip beklenmediğini sorar. Görevli “Elimizdeki göstergeler bu olasılığa işaret ediyor.” der. Reis kabilesine daha fazla odun bulmalarını söyler. 

Bir hafta sonra meteorolojiyi tekrar arar ve bu kez ağır bir kışın yaklaşmakta olduğunu söylerler. Reis Kızılderililere bulabildikleri en küçük odun parçalarını bile toplamalarını söyler.

İki hafta sonra yine meteorolojiyi arar ve şöyle sorar: “Bu kışın soğuk geçeceğinden emin misiniz?” “Kesinlikle.” diye yanıt verir meteorolog, “Kızılderililer deli gibi odun topluyor.” 

Bizler de bazen nedense dışarıdan gelen bir yorumun aslında gerçeği yansıtmadığını bilsek ya da şüphemiz olsa bile, yorumu yapan kişiyi dinleriz. Bir başkasına bazen kendimizden daha fazla güveniriz.

Oysa bazen konusunda uzman olan kişiler de hata yapabilir. Biz çocuğumuz için farklı bir sistemin daha doğru olduğunu düşünürken, konusunda uzman olan bir doktor, bir eğitimci ya da bir pedagog tarafından söylenenleri hiç düşünmeden kabul edebiliyoruz çoğunlukla. Onlara kendimize güvendiğimizden daha fazla güveniyor, inanıyor ve kıymet veriyoruz.

Sadece uzmanlara güvenerek başarısızlığımızı garanti ediyoruz.

Sekizinci Emir – Bürokrasinizi Sevin

Bürokrasi Türkiye için yabancı bir kelime hiç değil. Devlet dairelerine gidersiniz, bir türlü hızlı işlem yapılamaz çünkü birbiri ardına sıralanmış bürokratik engeller vardır aşmanız gereken.

Kızımızın doğumunu takiben Türkiye’ye geldiğimizde heyecanla nüfus cüzdanını çıkartma aşamasındayken, eşimin kaç defa aynı devlet dairesine gittiğinin sayısını bile unuttum. Çünkü her şeyi taksit taksit söylüyorlardı ve son aşamaya gelene kadar atılacak o kadar çok adım, uğrayacak o kadar çok oda var dı ki…

Bürokrasi nasıl şirketleri hantallaştırıyorsa, toplumları ve bireyleri de aynı şekilde boğuyor.

Dokuzuncu Emir – Karışık Mesajlar Verin

Net olmak, düşündüğü ile söylediği bir olan bir birey olmak aslında bazen oldukça zor.

Çocuğunuzla sizi ele alalım mesela? Hiç olmamış mıdır ki, çocuğunuza o gün üçüncü defa  “Arkadaşına bir daha kötü söz söylersen hemen eve gidiyoruz” dediğiniz?

Ya da benim durumumda akşam banyosundan sonra yemeğini yerken Kipper seyretmek isteyen Maya’ya izin verip, sonra filme daldığı için yemeğini yemeyi unuttuğunda tekrar ve tekrar ve tekrar filmi kapatacağım tehdidini savurmuş olmam. İşte benden kızıma karışık bir mesaj. “Filmi ancak yemeğini güzel yerse seyredebilecek, aksi takdirde televizyon kapatılacak.” mesajını sizce net olarak aldı mı bu çocuk?

Tabii ki hayır. Hata kimde? Bende!

Bunu farkettiğimde (biraz da sinir hali hakim olduğundan) televizyonu başka bir uyarı yapmadan direkt kapattım ve artık televizyon karşısında yemek yenemeyeceğini izah ettim. (Zararın neresinden dönülse kârdır.)

Bu tarz örnekler hayatın her noktasında var aslında. Yine yaşadığım örneklerden, önce size kesinlikle prensiplerinde sizin başından beri üzerinde durduğunuz bir uygulamanın yer almadığını söyleyen yüzme kurumu, siz üyeliğinizi iptal etmek istediğinizi belirttiğinizde birden bire prensipleri (aslında bürokrasiyi) bir tarafa bırakıp daha insancıl yaklaşma kararı alır. Ardından üyelik bittiğinde tekrar eski bürokrasi yerine gelir oturur. Nerede mesaj? Yok oldu gitti.

Kaybetmek istiyorsanız sakın net olmayın!

Onuncu Emir – Gelecekten Korkun

Keough “Risk almaktan vazgeçmek, ciddi bir risktir!” demiş bu bölümde. Ve güzel bir örnek vermiş hayattan. Özellikle Türk erkeğinin çok iyi anlayacağı bir örnek olduğunu düşünüyorum 🙂

Pek çok insan için gelecek hakkında temkinli ve dikkatli olmak doğru bir davranıştır. Temkinli olmak bir suç değildir ama şirket faaliyetlerinde her zaman başvurulan yöntem haline gelmesi, başarısızlığı çabuklaştırabilir.

Futbolda bu her zaman görülür. Maçın sonuna doğru, önde olan takım artık kendini tehlikeye atmak istemez ve avantajını korumaya dikkat eder. Avantajını risk alarak sağlamış olmasına rağmen, artık riske girmez. Ve çok kez oyunun son dakikalarında yenilir!

İyimser olmak kişinin olaylara daha sakin yaklaşmasını sağlıyor diye düşünüyorum. Sorunlara sakin yaklaşım ise çoğu zaman açılan kapıların daha kolaylıkla görülmesini sağlıyor.

Telaşlı, olumsuz, korku dolu bir yaklaşım ise olabilecek çözümlerin önünden onları farketmeden geçmemize neden oluyor çoğunlukla.

Neden bazı talihsizlikler hep aynı kişiyi bulur? Neden bazı insanlar sürekli kaza yaparlar? Öte yandan neden bazıları hep dört ayak üzerine düşer?

Belki biraz “Secret” vari bir yaklaşım ama iyimserlik ve biraz da cesaret hayatın daha olumlu akmasına destek oluyor diye düşünüyorum.

Ama başarısızlık için korkmak şart!

Donald Keough bizler için son bir emir daha eklemiş kitaba, on birinci olarak…

On Birinci Emir – İşinize ve Yaşama Olan Tutkunuzu Yitirin

Hayaller olmadan yaşam olur muydu derdiniz?

Birileri hayal etmeseydi Disney World olur muydu?

Birileri hayal etmeseydi aya gidilebilir miydi?

Birileri hayal etmeseydi şu anda ben bu satırları sizlerle paylaşabiliyor olur muydum?

Bir hayal ve o hayalin yarattığı heyecan. İşte hayatın özü.

George Bernard Shaw’un bir sözü var kitapta, bence harika:

Mantıklı insan dünyaya ayak uydurur. Mantıksız adam dünyayı kendine uydurmaya çalışmakta ısrar eder. Dolayısıyla tüm gelişme, mantıksız adama bağlıdır.”

Her şey duygularda saklı. Bir şeyi içimizde, gerçekten tüm benliğimizle hissettiğimiz noktada, her bir dokumuz heyecandan kıpır kıpır olduğunda doğru yolda olduğumuzun en büyük işaretini almışız demektir.

Yolunuz açık olsun!

Başarısızlık İçin 10 Emir – 1

Bir süre önce bu harika kitabı çok sevdiğim bir akrabam yolladı bana.


Coca-Cola‘nın efsanevi başkanı Donald R. Keough‘un kaleme almış olduğu ve önsözünü Muhtar Kent‘in yazdığı kitabın ismi İş Yaşamında Başarısızlık İçin On Emir.

Anlatılanlar her ne kadar iş hayatını kapsasa da, aslında gündelik hayatta da örnek alabileceğimiz konulara parmak basıyor diye düşündüğümden burada sizlerle  paylaşmak istedim.

İlk beş emir bu yazıda, ikinci beş emir bir sonrakinde olacak. Sizleri fazlasıyla uzun bir yazıyla sıkmak istemiyorum zira. 

 

BAŞARISIZ OLMAK İSTİYORSANIZ…

Birinci Emir – Risk Almaktan Vazgeçin

Gündelik hayatta da öyle değil mi? Eğer renkli bir yaşam sürdürmek istiyorsak, ama ufak, ama büyük çeşitli riskler alırız. Aksi takdirde son derece monoton, sıradan, bize heyecan vermeyen, gelişmemize katkıda bulunmayan bir hayat içerisinde akıp gideriz.

Tanımadığınız bir ülkeye yaptığınız bir seyahat, yeni açılmış bir mekanda yediğiniz bir yemek, ilk defa deneyeceğiniz bir spor dalı, çocuğunuzla yapılan ilk uzun uçuş, bebeğinizi arabaya bindirip ilk defa baş başa bir yerlere gittiğiniz o unutulmaz gün,… Ve daha pek çokları. Bunların hepsi alınan minik riskler.

Bir restorana gittiğinizde yeni bir lezzeti keşfetmek bazen sizi aç bıraksa da, yine de heyecan verici bir risktir aslında.

Riskleri alıp, hayatını renklendiren kişiler, yeniliklere açık olanlar, attıkları her adımda diğerlerinden önde oluyorlar bence. En azından hayatı gerçekten yaşıyorlar, kenardan seyretmektense…

Hayatı ıskalamak için kesinlikle risk almayın!

İkinci Emir – Esnek Olmayın

Kitapta da belirtildiği gibi, risk almamak ve esnek olmamak yakından ilintili ancak aralarında ufak bir fark var. Esnek olmayan insanlar risk almaktan korktukları için değil, kendi doğrularına sonuna kadar inandıkları için esnek olmuyorlar.

Hayatta da bu tarz insanlar karşınıza çıkmaz mı? Kendi bildiği doğrunun evrensel doğru olduğunu düşünen, buna gönülden inanan ve aksini savunan kişiyi dinleme ihtiyacı bile duymayan, kulağı her türlü farklı fikre kapalı kişiler…

Nasıl bir özgüvendir ki insanı kör eder? Ne kadar yanlış bir özgüvendir ki bu, insanı hatalara sürükler ve sürükler ve sürükler,…

Öncelikle kendi kendimizi analiz etmeliyiz aslında, bizler nasılız konu esnek olmaya geldiğinde? Çünkü bazen insan gerçekten kendini dışarıdan görüldüğü gibi göremiyor. Tarafsız olamıyor.

Yeni nesiller için ise esnek olmak her anlamda çok önemli. Pek çok dilin konuşulduğu, dünyanın giderek küçüldüğü, ülkelerin pek çok işi birlikte yaptığı bir ortamdan bahsederken, esnek olmayan bir kişinin barınması ve başarılı olması söz konusu bile olamıyor.

İnsanlarla anlaşmak istemiyorsanız, anlamak ya da anlaşılmak umrunuzda değilse, o zaman kesinlikle esnek olmayın!

Üçüncü Emir – Kendinizi Uzaklaştırın

Tarsus’ta okumuş, okul itibari ile Amerikan sistemi ile gençlik yıllarını geçirmiş, ancak Mersin’de yaşamanın getirdiği bahçe, köylü, bahçeci, kapıcı çocukları, mahalle arkadaşlıkları gibi pek çok seçeneğin bulunduğu karışık bir toplumdan çıkmış olmanın avantajını yaşadım hep.

Benim en iyi arkadaşlarım arasında apartmanımızın kapıcısının iki kızı da vardı, Mersin valisinin kızı da… Hocalarımız Amerikalı, İngiliz, Hawaii adalarından, Alman ya da Ganalı olabiliyorken, aynı zamanda Tarsus, Kıbrıs, Mersin, Antakya ya da İskenderun’dan da olabiliyordu.

İşte bu karışıklık, benim hayatta her türlü insanla rahat bir iletişim kurmamı sağladı. Turizm ile uğraşırken, minibüs, otobüs şirketleri ve şoförlerle rahatlıkla iletişim kurardım. Hiç kendimi kastığımı hatırlamıyorum. Onlardan biri olurdum.

Staj yaptığım Hilton’da servis elemanı olarak çalışırken, diğer garsonlar benim en iyi öğretmenlerimdi. Ben Bilkent’te okuyorum diye kasılmadım asla. Tam tersi onların öğrettiklerini tüm kalbimle dinledim, onların tecrübelerinden faydalanmaya çalıştım.

İnsan kendini kendi ile aynı “sınıfta” görmediklerinden soyutlayınca aslında hayattan da soyutlanıyor. Her mesleğin, her kişinin bir kıymeti var. Yeter ki niyet iyi olsun. Bunu böyle görüp, iletişimi buna göre kurmak bana sadece kazandırdı. Umarım ki kızım da bir kozanın içinde olmayacak ve farklı yapıda, farklı geçmişi olan, farklı hayatlar süren kişilerle rahatlıkla anlaşabilecek.

Ama siz kendinizi herkesten farklı ve onlardan özel görüyorsanız, başarısızlık için önemli adımlardan birini atıyorsunuz demektir!

Dördüncü Emir – Yanılmaz Olduğunuza İnanın

Hayatta bir kişinin hatalı olduğunu kabul edip, karşısındakinden özür dilemesi kadar kıymetli bir hareket var mıdır? Bu bana özür dileyen kişi adına onun ne kadar kendine güveni olduğunu düşündürür. İçimden tebrik etmek gelir.

Fark ettiniz mi hiç bilmiyorum, bazen tartışmalar uzar gider ve öylesine uzar ki ilk başlangıç noktasının ne olduğu bile unutulur. Ne zaman ki iki taraftan biri içtenlikle özür diler, işte o zaman iş tatlıya bağlanır çünkü en sihirli sözcük sarf edilmiştir.

Yanıldığını kabul edebilmek, bir olgunluk göstergesi…

Ama “Kim takar olgun olmayı, ben asla hata yapmam!” diyorsanız, buyrun sizi kaybedenlerin masasına alalım…

Beşinci Emir – Faul Çizgisine Yakın Oynayın

Benim gibi futbol özürlü bir kadının bu başlığı ilk anda anlayabildiğini sakın düşünmeyin…

Fakat bu bölümde yer alan bir söz çok anlamlı ve herşeyi özetliyor: Walter Cronkite demiş ki: “Başarı, ilkelerinizi çiğnemeden elde ettiğiniz zaman daha kalıcıdır.”

Bir düşünün; hile, torpil, yalan, dolan ile elde ettiğiniz bir “başarı” ne kadar kendi başarınızdır?

Sporda bile kendi çabasıyla, senelerce yapılan antremanlar sonucu kazanılan bir madalya ne kadar bir sporcuya mutluluk ve gurur veriyorsa, hormon takviyeleriyle kazanılan bir başarı o kadar içten içe gerçek gelmiyordur.

Yine bu bölümde çok kıymetli olduğunu düşündüğüm bir sözle bu yazıyı tamamlıyorum. İş hayatı odaklı olsa da eminim sizler gündelik yaşantınızdan da parçalar bulacaksınız bu sözü okuyunca – en azından düşünmeye değer…

Yöneticilerin kaygısı işleri doğru yapmaktır, önderlerin kaygısı doğru işleri yapmaktır.” – Anonim

Siz oyunun neresindesiniz?

Bir Okuldan Ne Beklersiniz?
Bir Okuldan Ne Beklersiniz?

Mart ayı geldi! Bu ne demek? Neden önemli?

Hayır, hayır kedilerden dolayı değil…

Havadan dolayı da değil…

Tek kelime yazacağım anlayacaksınız: OKUL

Evet, Mart ayı okulların tanıtım ayı. İşte yine geldi. (daha&helliip;)

Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?
Tam Yağlı Süt Mü? Yağsız Süt Mü?

Bu yazı biraz başlıkla alakalı olacak sevgili dostlar. Arada değişiklik yapmak lâzım değil mi ama? Hep sürprizli konular olmasın ki bir “ağırlığımız” olsun… 🙂 (daha&helliip;)

0 Km. Bakımınızı Yapıyor Musunuz?

0 km bızdıklar‘ın ilk yazılarında nasıl arabamızın bakımını düzenli bir şekilde yapıyorsak, nasıl arabamıza uygun yakıtı almaya dikkat ediyorsak, bızdıkların yakıtlarının da üretime uygun olması gerektiğini vurgulamıştım. Yani vücutları için faydalı olanı yedirmek ve buna alışmalarını sağlamak biz ebeveynlerin görevi.

Zor bir görev aslında. Çünkü iş sadece bir listeye bağlı kalmakla bitmiyor, kendi alışkanlıklarımızı da gözden geçirip filtre etmemiz gerekiyor. Çocukların beslenme alışkanlıkları 0-6 yaş arasında oluşuyormuş. Yani tabii ki 6 yaştan sonra da pek çok faydalı ya da zararlı alışkanlık edineceklerdir ama damak tadı, vücudun çalışma ritmi, istekleri 6 yaşa kadar şekilleniyor. Bu da bizlere bayağı görev düşüyor demek.

Maya’nın ilk katı gıdalara geçiş sürecinde doktorumuz Hilal Hanım, bana evde şekersiz reçel hazırlamamı önermişti. Savunduğu nokta şu idi: bizler reçeli şekerli yemeye alıştığımız için alternatifini yadırgıyoruz. Halbuki bebekler, şekersiz reçele de pekala alışabilirler. Ben de onun her dediğini yapan, çocuğunun doktoruna sadık bir anne olarak, hemen evde denemeye başladım. Elma rendelenir, bir cezve içinde azıcık su ile, kısık ateşte iyice yumuşayana kadar pişirilir. Sonuç: bence FE-LA-KET! Yani “tadı tuzu” olmayan sıcak bir elma püresi… Kızıcığım da o an için benimle hemfikirdi.

Örnek bir anne olsaydım, kendi alışkanlıklarımı bir tarafa bırakır, kızıma tekrar tekrar bu doğal reçeli denetirdim, sevip sevmediğinden emin olana kadar. Çünkü malum bizim bızdıklar bir şeyi ilk defa denerken olaya gayet şüpheci yaklaşıyorlar.
Ama ben de hataları ve sevaplarıyla yaşayan bir anne olduğum için, bu doğal şekersiz reçel denememi rafa kaldırdım.

Neyse diyeceğim o ki, bu çocuğunu sağlıklı besleme işi çok da kolay değil. Çünkü öncelikle bizler zaten her zaman doğru bir örnek teşkil edemiyoruz.

Aynı şey spor için de geçerli. Ben de eşim de sporun insan hayatının tam göbeğinde yer alması gerektiğine inanıyoruz. Pek çok aktivite olamasa da sporun düzenli şekilde yapılmasının tartışmasız vücut için inanılmaz faydaları var. Ama onun da ötesinde sosyal anlamda ve bir çocuğun gelişiminde, kafa yapısının oluşmasında aklımıza gelemeyecek derecede gerekli düzenli spor. (Bu arada sağlık uzmanları sporcuların spor, diğer kişilerin egzersiz yaptığını vurgulayıp duruyorlar son zamanlarda. Yani spor müsabaka yapılan ortamlarda geçerli bir terim, diğeri benim gibi yarışma hırsı olmayanların kullanması gereken bir terimmiş…)

Nasıl beslenme konusunda örnek teşkil etmek bazen zor oluyorsa, spor konusunda da bence milletçe sınıfta kalıyoruz. Spor bizde lüks gerçekten. Buna ben de inanıyorum. Spor merkezlerine verdiğimiz paralar düşünülürse, pek çok kişi sırf bundan ötürü vazgeçiyor olabilir. Yine de bu bir bahane olabilir mi? Deniz kenarında yapılan günlük yürüyüşler, düzenli olarak ormanda koşmak ya da bisiklete binmek, pek çok sitede var olan havuzlardan faydalanmak, ip atlamak, merdiven inip çıkmak, DVD karşısında pilates yapmak,… Bunların o kadar da masrafı yok sanırım. Bir Amerika klasiğidir, alışveriş merkezlerini turlamak. Şort ve tişörtünü giyen, özellikle ileri yaştaki kişiler günde yarım saat yapması gereken yürüyüşünü, havanın çok sıcak ya da soğuk olduğu zamanlarda alışveriş merkezlerinde yaparlar. Yani niyet olsun, bir çözüm mutlaka geliyor.

Bizde ise durum nasıl? Mazeretler sıralanıyor hemen…

“Ay hayatım hiç vaktim yok, evin alışverişi, çocukların okulları falan derken gün akıp gidiyor”

“Şimdi bugün arkadaşlarla buluşucaz, yeni kuaföre gittim, spora gidemem”

“Sabah işe git, akşam yorgun işten çık, hiç halim olmuyor”

“Seni çok takdir ediyorum gerçekten. Kar kış demeden gidiyorsun spor merkezine. Ay ben yapamıyorum gerçekten, hep bir şey çıkıyor…”

ve daha niceleri…

Gittiği alışveriş merkezinin ücretsiz otoparkı varken, arabasını valet görevlilerine vermeyi alışkanlık haline getirmiş bir halk olarak tabii ki spora vakit ayıramayız. Bu valet hizmeti bizde öylesine yaygınlaştı ki, evimizin yanındaki Tansaş bile bu hizmeti veriyor uzun zamandır. İşin garip tarafı tam karşısında da ÜCRETSİZ KAPALI OTOPARK var. Anlamak mümkün değil. Arabasını kapalı otoparka güvenle bırakan müşteri, Tansaş’a girdikten sonra (tek sorun caddeyi geçmesi herhalde) alışveriş paketleri çoksa orada çalışan bir sürü personelden birinin yardımı ile ta arabasına kadar paketlerini taşıtma şansına sahip. Ama buna bile üşenen halkımız marketin valet hizmetini kullanıyor !!!

Bu tarz örnekler gittikçe çoğalıyor. Ve biz ebeveynler çocuklarımıza nasıl bir resim çiziyoruz? Sosyal aktivitelere vakit ayırmak önemli (şovlar, tiyatrolar, arkadaş toplantıları, doğumgünü partileri,…) ama hareket sadece belirli yerlerle sınırlı. Markete bile gidersen arabanı en az yürüyeceğin şekilde bırak, en yakın mesafeye bile arabanla git, alışveriş merkezinde giriş kapısının iki adım mesafesinde yer bulabilmek için 40 tur at, ters yöne gir, sana yanlış yolda olduğunu işaret eden kişiye küfür et, paketlerini mutlaka başkasına taşıt,…

Bızdıklarımız çok iyi birer gözlemci. Neyi görürlerse onu yapıyorlar ve benimsiyorlar. Bu kadar çok sayıda küçük obez ya da kalp hastası olmasındaki tek suçlu hormonlu besinler değil diye düşünüyorum. Hareketsizlik en büyük düşmanımız. Ve maalesef bunu bizler yaratıyoruz. Biz ve bizim anlamsız bahanelerimiz…

Yeni senede hem biz hem de bızdıklar daha çok hareket etsek.. Hem biz kuvvetlensek onları daha da yükseğe zıplatabilsek, hem onlara sağlıklı bir altyapı oluşturmaya başlasak, ne dersiniz?

Siz Daha Üniversite Kararı Vermediniz Mi?

Şu okul işi beni ve etrafımdaki pek çok anneyi fazlasıyla meşgul ediyor. Yanlış anlaşılmasın, sadece düşüncesi yetiyor fiziksel olarak bir şey yapmamıza hiç gerek yok.

Bizdeki okul sistemi öyle garip bir hal aldı ki, anlayabilene aşk olsun. Kızıma hamile iken, iki kızı olan ve okul konusunda karar vermeye çalışan müdürüme sormuştum, “İlla özel okul şart mı? Devlet okulları hiç mi iyi değil?”
Cevabını hiç unutmam: “Tabii ki içlerinde iyi olanlar var ama sen kendini o garip sistem içinde özel okulları dolaşırken buluyorsun ister istemez. Zamanı gelince göreceksin.”

O zaman daha çok vakit olduğunu düşünmüş ve sadece karar vermek isteyenlere içimden şans dilemiştim. Şimdi de başka hamile anne adayları benim için şans diliyor muhtemelen.

Aslında baktığınızda ilk kafa patlatma işlemi geçen sene oldu çünkü Mayacık 3 yaşına geliyordu ve artık yuvaya gidebilirdi. Gymboree’ye 1 yaşında başlamıştık. Birlikte çok eğlenmiştik. Hem de gerçekten pek çok anlamda, sanat, müzik, jimnastik, sosyal gelişim olarak çok faydasını görmüştük. Derken annesiz yuvaya hazırlık programı ve akabinde yine annesiz yaz okulu ile Maya’nın okul altyapısı oluşmuştu. Ama sırada ne vardı?

Anneler karşılıklı cır cır konuşmaya başladığımız ilk dönem, Gymboree’de annesiz programa çocuklarımız alışırkenki bekleme anlarımıza rastlar. Hangisi daha iyiymiş, lokasyon önemli tabii çocuklar daha çok küçük, ya yabancı dil İngilizce, Almanca, Fransızca, yuvanın devamı var mı yok mu, fiyatlar nasıl, sunduğu imkanlar ne,… Ne çok soru ve işin ilginç tarafı herkesin bir şekilde bir fikri, bir düşüncesi var. Fakat bu fikir ve düşünceler nedense asla serbestçe dolaşamıyor. Mutlaka birini ikna etme çabası içinde. Bir yerde okumuştum: insanların birbirlerine bir şey önermesi aslında kendisi için bir onay alma ve beğenilme dürtüsünden kaynaklanıyormuş. Onun önerdiği doktora gidildiğinde örneğin, hele de mutlu kalınırsa “Ben en iyisini biliyorum” hissi oluşup kişi mutlu oluyormuş. Yani karşısındakine iyilik yapmanın ötesinde kendini bir anlamda mutlu etmek için öneriler veriliyormuş.

Neyse kendimi bu kargaşadan uzak tutacağına inanan (ve çok yanılan) bir anne olarak, seçimimi yapmanın dayanılmaz hafifliğiyle köşemde oturuyor, konuşmaları yüzümde bir tebessümle izliyordum. Soranlara da sadece kararımı söylüyordum. Fakat zaman geçtikçe o kadar fazla araştıran insan gördüm ki, ben de birkaç okula baksam ne zararı olur diye düşünmeye başladım. İşte ilk hata! Bu elinizi uzattığınızda sizi tüm vücut ve benliğinizle içine çeken bir konu. Ucu bucağı yok. Doğru ve yanlış kararlar son derece göreceli.
Veee ben de yemi yutmuş bir vaziyette dolanmaya başladım. Maya sadece 2.5 yaşında ve biz liseleri gezmeye başladık. (Hatta yakın bir arkadaşım “Senin yüzünden ben de bakınmaya başladım!” demişti)

Hayatınızda böyle saçmalık gördünüz mü?

Bunun normali nedir? Tüm okullar belirli bir kalite seviyesi ve üzerindedirler. En yakınınızdaki okula yollarsınız çocuğunuzu, hiç değilse ilköğretimde. Sonra daha iddialı olabilir insan. Çocuk da daha bir ne istediğini bilir, mesleki bilinç yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır falan filan. Herşeyin bir zamanı var değil mi? Maalesef… Okul işi dışında.

Ve sonunda ne oldu biliyor musunuz? İlk seçtiğim okula geri döndüm. O kadar dolaşmanın, o kadar kafa karıştırmanın ardından evet ilk seçtiğimiz okuldayız şu an. Ve ne kadar mutluyuz.

Bu senelik…

Neden mi?

Çünkü seneye ne yapacağımıza karar vermeliyiz. Bizim okulumuzda Maya 1 sene daha okuyabilir. Sonra üniversiteye kadar gideceği okulu seçmemiz gerek. Ya da en azından liseye kadarki dönem için şimdiden karar vermemiz gerekiyor.

O kadar çok faktör var ki karar vermede: lokasyon, eğitim kapasitesi, sosyal imkanlar, güvenilirlik, giriş sistemleri (doğumdan itibaren listeye alanlar da var kura ile seçenler de), okuyacağı yabancı dil, öğretilen diğer diller, üniversite başarı sonuçları, çocukların mutluluğu, okulun vakıf mı şahıs mı olduğundan finansal anlamdaki yapısına kadar neler neler. Liste çok uzun.

Ve yine anneler cır cır konuşmaya başladık. Bu sefer ben de konuşuyorum 🙂 Hatta bir kahve için buluştuğumuzda konu dönüp dolaşıp okul işine geldiğinde yan masadaki genç hanımlar da (kendimi de genç grubuna soktum bu arada, heh heh) konumuza iştirak ediyorlar. Çok komik bir hal alıyoruz yine. Ve böyle devam ediyor bu konu.

Sizler okul işinizi ne yaptınız? Bızdığınızın üniversite eğitimine karar vermediniz mi daha?