Sakin

Sakin gibi görünsem de aslında sabit duramayan bir insanım. Bedenen bir yerde bir süre otursam da beynim sürekli hareket hâlinde. Ve beni durmadan, rahat bırakmadan sürekli itiştiriyor.

Eleştiriyor, dürtüyor, görev veriyor, eksiklerimi yüzüme vuruyor ama bir yandan da bana birbirinden heyecanlı, yaratıcı fikirler veriyor. Hâl böyle olunca duramıyorum. Hep bir koşturma içindeyim. Hep yapılacaklar listem var. Üstelik bu liste hiç azalmıyor, yapılanlara ve tamamlananlara rağmen.

Benim bu hâlime bir de hayatın çağlayan gibi akışını ve herkesin hız beklentisini eklediğinizde, bir noktada soluksuz kaldığımı hissediyorum. Bazen kısa bir süre kabuğuma çekilip hazmetmek istiyorum olan biteni. Çünkü hayat toz pembe değil. Bana öyle çok engel koyuyor, öyle bir labirent sunuyor ki bazen nefes alamıyorum. Ama ben durmak ve vazgeçmek için kodlanmadım. O yüzden isyan aşamasını atlatınca yoluma devam ediyorum.

Yine de bazen durabilmek istiyorum. Elime araştırma yapmak için, bir şey öğrenmek için, faydalı olduğu için değil, öylesine bir kitap alıp saatlerce sadece okuyabilmek istiyorum mesela.

Veya bir süre hiçbir şey üretmeden tatlı bir boşluk yaşamak istiyorum.

Olmuyor ama olamıyor. Dedim ya öyle kodlanmadım ben. Hemen bir suçluluk hissi sarıyor beni, hem de çepeçevre.

Geçen haftalarda İzmir’de çok sevdiğim birkaç okulun davetlisi olarak geçirdiğim iki günde, okul ziyaretlerinden arta kalan zamanı dostlarıma ayırdım.

Bazen diyorum ki her şeyin bir sebebi var.

Sevgili Meltem – programlarımıza ancak öylesi uyduğu için – ofisine davet etti beni.

May İletişimTüm duraklarım bitip de akşam saatlerine yaklaştığımızda, adımımı attığım ofis ofis değildi bence. Bir yaşam alanıydı karşımdaki. Ahşap ve bitkilerin sunduğu dinginlikle dekorasyonun sadeliği sizi bir anda sakinleştiriyor, duvarları süsleyen tablolar ortama renk ve sıcaklık katıyordu. Ofisin oturma alanındaki ahşap masanın üzeri mumlarla bezenmiş, son derece şık ve samimi bir sunumla atıştırmalıklarımız hazırlanmıştı.

Sıcacık içten sohbetimiz esnasında saatlerin nasıl akıp gittiğini bilemedik. Tam kalkmak üzereyken sevgili Meltem bana bir kitap hediye etmek istediğini söyledi. Doğum gününde gelenler için hazırlanmış, doğal kağıda sarılıp hasır iple bağlanmış, üzerinde kitabın içinden bir bölümün Meltem’in el yazısıyla yazıldığı paketlerdi bunlar. “İstediğini seç” dediğinde karşıma çıkan ilk paketi aldım. Çünkü bu sefer, okuyup, analiz edip seçmek istemedim. Bana sürpriz olsun. Ben üzerinde düşünmeyeyim. Gelecekse o bana gelsin.


Paketi heyecanla açtığımda karşımda Ege Soley’in Sakin’i duruyordu. Hayatımdaki bu dönem için daha uygun bir başlık gerçekten düşünemezdim. Gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum.

“SAKİN. Tam ihtiyacım olan” kelimeleri döküldü ağzımdan.

 

Kağıdın üzerinde yazanı ancak daha sonra tam anlamıyla okudum:

Koşmayı bıraktığımız gün, vardığımız gün.
Aramayı bıraktığımız gün, bulduğumuz gün.
Konuşmayı bıraktığımız gün, duyduğumuz gün.

Bizim olduğunu sandığımız şeylerin hiçbir zaman gerçekten bize ait olmadığını anladığımız gün, artık her şeye sahip olduğumuz gün.

Sevgili Meltem bana SAKİN demişti adeta.

Ertesi akşam İzmir-İstanbul uçuşumda kitabı yarılamıştım. Ege Soley’in en sevdiklerime sık sık hediye aldığım “Slow Public” mağazasının kurucusu olduğunu bilmiyorum. Ben sadık bir “Slow Public” müşterisiydim. Kitabı okuyunca bu mağaza ile ne kadar örtüştüğünü fark ettim. Daha da hayran oldum.

İstanbul’a vardığımda Korona virüsü nedeniyle okulların kapanıp kapanmayacağı kararının çıkması bekleniyordu. Zaten sonraki süreci birlikte yaşıyoruz.

Şimdi herkesin SAKİN olma zamanı bence.

Herkesin biraz daha içe döneceği, biraz daha en yakınlarını kollayacağı, biraz daha özünde en önemli olana odaklanacağı bir dönem.

Etraftaki vızıltıların, yarışın, sosyalleşme zorunluluklarının, yaptıklarını gösterme çabalarının, “Bana bakın” ların azalacağı ve bunun aslında bizlere ne kadar iyi geldiğini anlayacağımızı düşündüğüm bir süreçten geçiyoruz.

Vızıltıları tamamıyla kapatma şansımız yok ama ben şahsen gelen mesajlardan ancak çok güvendiğim kişilerin yolladıklarına bakıyorum. O kanattaki vızıltıları da kesmeyi hedefliyorum.

Yapamadığım, bir türlü zaman ayıramadığım şeyleri yapmaya çalışıyorum. Kızıcıkla vakit geçirip, eşimle daha bir sohbet etme anı yakalıyorum. En azından buna uğraş veriyorum.

Tabii ki beynim durmadığı için beni hâlâ eleştiriyor, dürtüyor, görev veriyor, eksiklerimi yüzüme vuruyor ve birbirinden heyecanlı, yaratıcı fikirler vermeye devam ediyor.

Çünkü kodlamam böyle. Bunu da kabul edip derin bir nefes almayı öğrenmem gerekiyor. Sakin sakin…

Yazımı Ege Soley’in SAKİN’inden bir pasajla bitirmek istiyorum:

Dolce far niente

Dolce far niente
Tam tercüme edilemeyen ama bazı durumları tarif etmek için kendisinden daha iyisi bulunmayan İtalyanca bir deyiştir. Yakın olarak “hiçbir şey yapmamanın tatlılığı” olarak çevrilebilir. Hiçbir şey düşünmeden bir hamakta uzanmak, tüm dünya seninmiş gibi çimlere yayılmak, bir yaz akşamı evin balkonundaki salıncakta uyuyakalmak gibi bir his verir insana. İtiraf edelim mi artık bunu? Aslında hep aksini savunsalar da hiçbir şey yapmamak da pek tatlı, pek keyiflidir.       

Hepimize dinginliği keşfedeceğimiz günler gelmesi dileğiyle…

Yorum Yapın